Müzakerelerin tadı ile tuzu kalmadı! Buna Güney’in dikkatlerinin cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasına çevrildiği gerçeğini de eklediniz mi mesela yeniden Cenevre’ye taşınmak kime ne fayda sağlayacak! Kaldı ki tarafların önünde uzlaşılması mümkün olmayan sorunlar vardır ve bunların Güney tarafınca asla kabul edilemez denilenleri Türkiye kaynaklıdır!
Nitekim Cenevre’den bu yanadır tartışılan da sanki diğerleri üzerinde uzlaşıya varılmış da kala kala sadece bunlar kalmış imajını çakan bu Türkiye kaynaklı sorunlardır, ötekilerden hiç sual edilmemektedir. Mesela kaç kişi “Yönetim ve Güç paylaşımının” içeriğini bilmektedir? Yahut ikamet hakları ile toprak ayarlamalarını? Nasıl bir federal bütçe yapılacağını, çalışma şeklinin nasıl olacağını? Vergiler konusu? Enerji paylaşımı?
TABİ gündemi saptama yetki ve iradesi “müzakerecilerin” olduğundan, kamunun dikkatini de kendilerinin istedikleri konulara çekebiliyorlar! Mesela Anastasiadis büyük ölçüde seçimi de dikkate alarak çözüm konuları ile sorunlarını kendi propagandasının değer yargıları içinde lanse etmektedir! Öyle de olunca “en ucuzundan propaganda malzemesi olan Türkiye eksenli sorunları, çözümü tıkayan uzlaşmazlıklar olarak kullanmaktadır!”
Mesela daha geçtiğimiz gün, “Rum halkının beğenmediği bir çözümü veya beklentilerine cevap vermeyen bir planı kabul etmeyeceğim” diyordu! Ve kabul etmediklerini de bir başka açıklamasında tamamen TC’ye yönelik vurgulaması ile şöyle belirtiyordu:
“TC’nin garantisi ile askerinin adada kalmasını, AB müktesebatı gereği 4 özgürlük istemini asla kabul etmeyeceğim!”
Mesela Hristodulidis de bir yandan “Türkiye’nin hidrokarbon yataklarıyla ilgili tehditleri bizi paniğe sokmaz” derken, öte yandan ayni TC’nin çözüm için ve kendileriyle işbirliğinde somut çalışması gerektiğini” söylüyor!
Akel’in genel sekreteri Kiprianu bile Anaastasiadis’i kıyasıya eleştirirken, “yine de çözümün en büyük engeli Türkiye’dir” demekten kendini alamıyor!
Sanırsız ki müzakereler “Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında değil, Türkiye ile Güney arasında sürdürülüyor! Yaratılan imaj bu!
ÖYLE Mİ? Olmaması gerekir! Çünkü masada çözüm ararken gasp edilen 42 yıllık haklarının hakkını arayan Türkiye değil, Kıbrıs Türk halkıdır! Oysa müzakereler süresince masada Rum’un gasp edilmiş haklarının iadesi tartışılırken, gasp edenin de Türkiye olduğu iddialarında hep Ankara öne çıkarılmaktadır! Neredeyse “bizimle asıl görüşmesi ve anlaşma yapması gereken Türkiye’dir” denecek! Tipik bir politika çünkü içeriği “işgal altındaki Kuzey” ile doldurulmuştur!
KISACA. Kaybedecek “zaman” korkusu olmayan Rum için müzakere süreci iç ve dış politikasını süsleyen bir aksesuar gibi kullanılırken, Türk tarafı için kaybedecek tek bir gününün bile olamayacağı gerçekte, yazık ki (davanın bütününü kaybetme korkumuz olmasa da) sosyoekonomik ve siyasi yönden çok şey kaybediyoruz! (Dünkü görüşmeye de varsa kıymet’i harbiyesi yarın bakarız!) **********
SORUNLARI İLE UZAYAN BELEDİYELER SORUNU!
Kaç yıldır söylene yazıla, evelene gevelene şekeri yitip gitmiş sakız gibi tatsızlaşan bir sorun! Üstelik katmer katmer sorunları da sorunlarına ulanmaya devam ediyor! Belediyelerden söz ediyoruz:
Battıydı, kapandıydı, bittiydi derken sonuçta Yenierenköy Belediyesi kapısına kilit vurdu! Buna karşın hâlâ diyorlar ki “artık belediyelerin kurumlaşmaları lazımdır!” Diğer “kurumlarımız” kurumlaşmış gibi!
Yıllar bu minval üzere geçiyor! Mesela artık Mağusa belediyesinden ne yol bekliyoruz yapsın ne kaldırım! Ne trafik düzenlemesi ne yolların ışıklandırılması! Ne aldı başını gider çarpık yapılaşmayı önlenmesini ne falanı! Doğruya doğruya kenti o güzelim çiçeklendirmeyle, kapılarımızın önünden günü gününe alınan çer çöp yetip de artıyor bize! Hatta “aman bunlara da halel gelmesin” diyoruz!
Tabi böyle “belediyecilikle” belediyeler olmaz nitekim olmuyor!
NEDEN AMA? Lefkoşa belediyesi ve yanı sıra kırsal kesimler belediyeleri battıktan sonra kafalara dank etti ki sayıları çoktur! Anladılar ki personel sayıları parasal harcama kapasitelerinin çok üzerindedir!
Anladılar ki “belediyelerin sayısı” ihtiyacın çok üzerindedir, azaltılmaları gerekmektedir!
Anladılar ki belediyeleri batıran en büyük nedenlernden birisi partizanlıktır, siyasi iktidarların dayatılan istihdam politikalarıdır!
ANLADILAR da ne oldu ne yaptılar ama? Kabul etmek gerekir aralarında beş on kilometrelik mesafe bile olmayan dizi dizi dizilmiş bazı belediyelerin, bu konumlarıyla işlevsiz kalıp, sürekli borçlu olmaları Allah’ın emri değil, sistemsizliğin sonucudur!
Fakat asıl gerçek şudur: 28 belediye, sınırları içinde ikamet eden insanların ihtiyaçlarından dolayı değil; iktidara gelen siyasi partilerin “belediyeler vasıtası ile de seçmen oylarını kaparozlama ihtiyacından dolayı oluştu!
Mesela Mağusa’da altmışın üzerinde yeni personel istihdam edildi, nedir görevleri bilir misiniz? Çiçek ekmek, otları temizlemek! Hayır bunlar olmayacak demiyoruz. Ancak mecburiyetten kaynaklı acil “hizmetler” bütçesizlikten savsaklanırken; o bütçesizliğe karşın belediyeleri popülist ve partizanca tutumlarda zorlayarak yeni istihdamlarla beterince haşat etmek, her halde ne “belediyeciliktir” ne de “belediyelerin” övünebilecekleri icraatlarıdır!
Zaten artık “beklentilere cevap veremiyorlar ki övünmek bir yana “battık” sesleri çok daha yüksekten işitilmekte!
Ha, haber vereyim: Önümüzdeki Nisan 2018 seçimine kadar sakın belediyeler konusunda tırnaklık iyileştirmelerle reformist icraatlar beklemeyin, çünkü mevcur hükümetin de siyasi misyonu ile “oy aqyarlama politikasına” çok aykırı bir durum olur!
**********
KISACA TAKILDIĞIM. (DEDİ, DEDİM!)
Başbakan Hüseyin Özgürgün Havadis gazetesini ziyaretinde dedi ki yardımcısı ve maliye bakanı serdar Denktaş için, “Serdar bey olgunluk dönemindedir…” Eee, tabi bu değerlendirmeden sonra vacip olur: “Serdar bey olgunluk dönemine elli sekiz yaşında varmışsa henüz yaşı elli iki olan Başbakanımızın demek ki daha beş yılı vardır… Zarar yok bekleriz…
































