Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Nedir İstediğimiz?

Hayatında tek bir Rum’un elini sıkmamış, tek bir Rum insanıyla bile arkadaş olmamış, birlikte yemek yememiş, yürümemiş, bir aile toplantısında buluşmamış, paskalyasını kutlamamış, derdini derdi yapmamış hatta Rumca “nero” demeyi bile öğrenememiş bir insanın siyasi sorun söz konusu olduğunda “Türklerle Rumlar bu adada asırlarca kardeş kardeş yaşadılarsa bundan sonra da yaşarlar” deyip “Türk ve Rumlardan oluşacak federasyonun iki halka neler kazandıracağına, nasıl bir barış ortamı yaratacağına” yönelik söylemlerine şaşarsınız da gülersiniz de..

       Şaşarsınız “insan bilmediği tanımadığı insanlarla nasıl bir ortak devlet kurmaktan yana tavır alabilir” sorusuna veremediğiniz cevap nedeniyle!

Gülersiniz çünkü bilirsiniz ki “hele Kıbrıs gibi asırlar ötesinden gelen sorunlarıyla müzminleşmiş bir siyasi davayı, bu kadar basite irca etmek olsa olsa anadan üryan cehaletle ifade edilebilir, öylesi insan da gök kubbe altında yoktur, en azından akla karayı  bilir!

Pekala ne? Eğer olay   “Türk ve Rum halklarını uygun bir çözümde buluşturmaktan” ibaret olsaydı çok kolay olurdu!

Nitekim Zürih Londra anlaşmaları, öncesi onca kanlı olaylara, Eoka’nın faaliyetlerine, Türk halkına yönelik saldırılara karşın çok kolay gerçekleşti. Fakat bir süre sonra görüldü ki “Kıbrıs Cumhuriyeti” armalı devlet çok kolay yürümüyor!

İŞTE DEĞİŞMEYEN GERÇEK:  Bin defa belki milyon defa “niçin” deyip yine aynı olayları anlatmayacağız! “Enosis” ideası ile doldurulmuş beynini boşaltıp da bir federal çözüme adapte edecek kafa yapısına ulaşamamış Rum tarafının, bağnazlığı da yanına koyduğu ada egemenliğine sahiplik saplantısında, “çözüme ulaşmak çok zordur, ulaşılsa bile yürütmek daha da zordur” demeyeceğiz hem de bilmem kaç bin defadır bunları söylerken!

FAKAT: Bu kez hançeri kendi kalbimize sokarken soracağım! “Rum’un Enosis hayallerini, sen ey Türk oğlu Türk hangi mefkûrenle yıkıp darmadağın ettin  ki adamlara, seninle çözüme varmaktan öte tırnaklık şans bırakmayasın?”

Hayır! Ne Türkiye’nin zaman zaman olagelen askeri müdahalelerinden söz ediyorum ne en büyüğü olan 1974 Barış Harekâtını hatırlatıyorum.. Hayır, belki de bu harekâtlar   Rum halkının  bugün de hâlâ taşıdığı “umacı korkularını” oluşturmakta!

Toplum olarak ne istiyoruz, onu sorguluyorum çok kısaca!  Ne pahasına olursa olsun Rum halkı ile bir çözümde buluşmak mı yoksa ne pahasına olursa olsun çözüm de olmasa bu adada “insanca ve egemen  var olmak mı?”  Nedir istediğimiz biliyor muyuz?

 


       İŞÇİ HÂLÂ AYNI İŞÇİ!

Bazı “özel günleri” çok önemsediğim halde ki bir yılın 365 günü hep özel günlerle doludur, dengine getirip “Köşeme”  taşıyamıyorum. Dünya İşçi Bayramını da nisyan ile malül tabiatım gereği atlayınca bugüne sarkıttım…

Oysa bizler liman kenti Mağusa’da o zamanlar limanda çalıştıkları için  “hammal” dedikleri işçilerin çocuklarıydık hepten! Dolayısıyla “işçi nedir, liman nedir, yevmiye nedir, işçi sendikaları nedir” iyi bilirdik çünkü yaşardık…

Bir bildiğimiz daha vardı ama:  “Sefaletle yoğrulmuş işçi hayatları! Öyle hayatlar ki “iki dudağı arasındaydı”  iş veren “hammal başlarının!” İşçi her zaman o “hammal başların” önünde eğik, elleri önünde bağlı, hüzünlü bakışları ile dururdu! Ki her sabah ya bir vapurun ambarında yahut rıhtımda türlü çeşitli yükleri indirip boşaltmak, yahut vapur ambarlarına aktarmak için işe alınmalarını beklerdi hamallar,  akşam eve götürecekleri günlük rızıkları için..

       Kısaca fukara çocuklarıydık bizler! Tek tük de olsa öğretmen, memur çocuklarına gıpta ile bakardık. Tutun ki biz sokak kedisi onlar kasabın kedileriydi!

İŞÇİ YİNE O İŞÇİ! 1940’lardan bu yana çok evrim hatta devrim yaşandı işçi hayatında.. Sendikacılık tavan yaptı. İşçinin hakkını hukukunu, asgari ücretini, Sigortasını ihtiyat sandığı yatırımlarını güvenceye aldı. Fakat belirli devrelerde belirli işlerin ötesinde “işçinin hayatı” en çok ter döktüğü en çok emek verdiği, en çok mesai harcadığı, en ağır işleri yaptığı halde asla bir öğretmenin bir memurun hayatı olamadı!

Bu konuda “sendikalaşmalar” da eksik kaldı, asgari ücretler de! Tek ve büyük olay ki “devrim” olması gerekir, 2011’de uygulamaya sokulan “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi” oldu.  İlk kez memlekette “işçi, memur, öğretmen, doktor, mühendis”  tüm çalışanlar, eksiklikleri ile Aksaklıkları da olsa   ayni kategorik sistemde buluştu!”

Bu büyük olayı hâlâ rayına oturtamadık ama! Uygulamada (mesela kamuda çalışan doktorların maaşları gibi) gereken ayarlamalar yapılamadı! İşe göre çalışan emekçiler değil, “adlara, etiketlere, muvafık ve muhalif oluşlara göre ayrı gayrı kondu Tek Sosyal Güvenlik Sistemine dahil edilen  insanlar! Kısacası “işçi değişmeyen kaderi ile yine tabanda kaldı!”

Onları çok yakından izlerim. Hâlâ inşaatlarda sekiz on katlı binaların tepelerinde hiçbir tedbir alınmadan çalışıyorlar! Hâlâ Kamuda veya özelde en düşük maaşa karşılık en çok emeği sarf ederek çalışıyorlar! Ve halâ toplumun en alt kademesinde ezilen sınıftırlar!                                                                    Bu işçilerin bayramı kutlu olsun mu? Hayır olmasın ta ki işçinin hayatı ile işi  kutsanana kadar ki kutlanılabilinsin!


KISACA TAKILDIĞIM: (MERAK BU YA!)

Merak ediyorum: Hüseyin Ekmekçi’nin çalınan sevgili  bisikleti bulundu mu?

Merak ediyorum: Yaz geldi geliyor, bu yıl plajlara giriş parası, malum döviz yükseldi “zamlanacak mı yoksa geçen mevsim rayiçlerini koruyacak mı?”

Bu yıl Pazartesi günleri sahilleri hangi çevreci örgütler temizleyecek? Merak işte!

Bitmeyen merakım: Kıbrıs Türk halkı TC’den gelen suya   tümden ne zaman kavuşacak?

Merak ediyorum. Çiftçilerle Hayvancılar Bakanlığı ne zaman basacak?

Ve artık hiç merak etmiyorum! Memleketin pisliği ne zaman bitecek, trafik sorunu ne zaman çözülecek, çarpık yapılaşmaları  kim durduracak!.