Kıbrıs siyasi sorunu geçen hafta iyicene gündemden düşerken, “oh be” dedim kendime. “Demek ki bu toplum siyasi sorun tartışmaları olmadan da yaşayabilir hatta çoktan tartışması gereken çok daha ciddi sorunları gündemene taşıyabilir, dahası Anastasiadis’siz, Kasulidis’siz de nefes alıp verebilirmiş!
Demek ki bu toplumun tek derdi değilmiş “müzakere masasında olup bitenler!” Kısacası “hayatı değilmiş müzakereler…”
TABİ ÇÖZÜM İSTERİZ: Geçen hafta Rum tarafı Başkanlık seçimlerine yoğunluğunca odaklanınca zaten tıkandığı için aşılamayan sorunları nedeniyle “siyasi tartışmalar” rölantiye alındı. Buna karşın Rum basını “Kıbrıs sorununda “üç büyük diken” diyerek şu sorunların altını bir daha çizdi:
TC yurttaşlarına AB’nin 4 özgürlüğünün tanınması.. Türk tarafının etkin ve yetkinliğince tam tamına bir siyasi eşitlikle federal devlete katılmak istemesi… Ve Tabi iyice baş ağrısı haline gelmeye başlayan Rum’un Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları ile araştırmalarına devam etmesi, bu nedenle TC’nin karşısına Barbaros araştırma gemisini dikmesi…
Kısaca eğer niyetiniz kavga etmekse, beğenin beğendiğinizi!
Oysa bizim niyetimiz “çözümü” gerçekleştirmek! Tam bu konuya odaklanmışken geçen hafta çok önemli bir tatsızlık daha yaşandı! Türkiye AB üyelik sürecinden apar topar alındı, sanki üyelik için AB’ye yeni müracaatta bulunuyormuş muamelesinde “hele seni bir gözleyelim yargısı ile “denetime” alındı! AB bu konuda haklı mıydı? Haklıydı çünkü sadece Türkiye için değil. Her aday ülke için geçerli olan “müktesebatının” uygulanması gerekiyordu, oysa Türkiye AB’ye uymayı değil, AB’nin kendisine uymasını zorluyordu! Nitekim Erdoğan’lı Türkiye ortada. “Benim çok ciddi sorunlarım vardır, siz anlamazsınız” mazeretine sığınarak bir üye gibi değil AB dışındaki bir ülke gibi davranıyor vlunda donduruluyor: Neyse ki AB dışişleri Bakanlarının Maltadaki bu “dışlanma” yumuşatılarak, sadece yeni başlıkların dondurulması ile yetinildi…
Ancak müzakereler safhasında zaten bugüne kadar Güney’den yana politikası ile Türk tarafının (Türkiye’nin) karşısında yer alan AB’i bundan sonraki politika sürecinde her halde biraz daha Kuzey’den uzaklaşmış göreceğiz..
YANİ: Çözüm istiyoruz ama dışımızdaki gelişmeler, bunun kolaylıkla gerçekleşemeyeceğinin ispatını çakıyor! Doğrusu bu haftaya da hem yitip giden “zaman kaybı” hem de “umutsuzluk duyguları” ile başlıyoruz. Ve her halde bu hafta da geçen haftanın benzerfi olarak geçecek!
MEMELEKETİN AHVALİNE BAKTIK GEÇEN HAFTA!
Geçen hafta “et” vardı hayatımızda! Kendini Türkiye’deki insanlara bile kabul ettirememiş Yiğit Bulut vardı! Artçı depremleriyle süregelen “kadına şiddet” olayları ve artık rutin hele gelen trafikteki ölümlü kazalar haberleri vardı..
Ayrılan çiftler sorunu da vardı toplumun aynasında yansıtılırken, masaya yatırılıp neşterlenmeye çalışılan! Neyse ki bu olayın çok da güzel bir yanı vard!. Çiftler anlaşarak ve güle oynaya ayrılıyorlarmış! Tabi yılan hikâyesine dönmüş Kamu Görevlileri Değişiklik Yasa Tasarısı tartışmaları da geldiydi Meclis’teki gündeme!
Ve yeni öğrendiydik: Meğer artık memlekete üniversite öğrencisi diye giren “konsomatrisler” bile varmış ki biz üniversitelerimizde kalite beklerken!
SİNİRLER GERİLDİ: Memlekette kaç gazete yayınlanır bilmiyorum galiba 14 falan.. Olsun! 300 bin kişilik tolumun 14 üniversitesi, 2 bin Sivil Toplum Örgütü, her köşede bir müteahhidi, yüz metrelik yolda on tane bakkal dükkânı ile bir o kadar eczacısı, avukatı falan varken (fakat devlet hastanelerinde doktoru yoksa, olmadığı için ameliyatlar yapılamıyorsa;) vardır bu KKTC’de bir garip haller diyorum!
Nitekim geçen haftanın sonuna sıkışan haber “yazılı basının nasıl zıvanadan çıktığının ispatını” çakıyor ve “oğlunun işi” üzerinden Maliye ve Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş’a ispat edilmesi mümkün olmayan iftirayı aşmış çamur atılıyordu..
Bazı günlük gazetelerin, artık dağıtıcılarla bayilerin dayanamayacağı şu “promosyon” olayını geçin… “Rekabet” uğruna fark yaratma yollarını zorlarlarken ahlâki değerleri darmaduman ettikleri gerçekler de yaşanıyor!
FAKAT: “Meydana düşen kurtulmaz seng’i hezimetten” derler! Politikacı kimliği bir “statüsel” etikettir ki taşınması hiç de kolay değil..
Rahmetlik Denktaş politika yollarında koştururken çocuklarını nasıl kaybettiğini, aile düzeninin nasıl bozulduğunu anlatır gözleri yaşarırdı.. Fakat ne ihalelere karıştıydı adı, ne de “kişisel çıkarı” sayılacak bir olumsuz yatırıma. Aslında borcundan başka varlığı da yoktu, bir iki ev dışında!
Oğlu Serdar Denktaş mı? Feveran etmekte haklı.. Olay da burada saklı. Çünkü zor zanaattır politikacı olmak. Olacaksan, “evladını” bile harcarsın eğer o “statüyü” şaibelerden azade taşımak istersen… Oysa bir bakıyorum da geçmişten gelirken bugünlere, (tabi mahkemelik davası ile Denktaş’ı tenzih ederken) diyorum ki maşallah politikacılarımız taifesine hepten yaramış ki bu politika, halkın ağzı torba değil ki büzesin “onarılmışlar” diyor! Helalini hak edene helal olsun yine de…
KISACA TAKILDIĞIM: (DİNGİLİ KIRILAN SOSYAL MEDYA!)
E-Devlet olamadık ama “feyisbuklu” da olduk “Tiviterli” falan da! Ve olalı beridir toplumca ne gizlimiz kaldı ne saklımız! Tuvalet vakitlerimizi bile öğrendik birbirimizin! Tabi insanlık halleri. Her zaman gülüp oynamıyoruz ki feyisbuklara yansıtılsın neşelerimiz.. Kaldı ki “kötümserlikten malul toplumuz!” Ki birbirimize bağırmadan bile konuşamıyoruz artık.. Trafikte bir yerden bir yere giderken arabalarımızla, başlarımızı camlardan uzatıp sövüşmezsek eğer huzursuz oluruz!
Birliklerimiz, derneklerimiz, her iki üç günde bir dayanmazlarsa hükümetle meclis kapılarına kriz geçirip hastanelere taşınmakta!
Çarşı pazarda bile bile kazıklanmadığı gün alıcı, bu ne biçim düzen diye rahatsız olmakta!
Ve işte tüm bunların da ağası babası “feyisbuktur” ki içinizde ne kadar ukde ve dert kalmışsa, hepsini de dökersiniz ortalığa… Sonuç mu? Önce gazetelerimizi benzettikti! Yaza söve sosyal medyanın da dingilini kırdık!
































