Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Mustafa Diker Bugün Yaşasaydı 12 Yaşında Olacaktı

15 Nisan 2012 tarihli yazı..

 

Çocuk tacizcileri, tecavüzcüleri, katilleri hala çocukların arasında yaşıyor…  Kim bilir kaç Mustafa daha düşecek tarihin utanç hanesine?…

 

Bugün ne kadar boş yazı yazmak. İnançlı cümleler kurup, aşktan, sevgiden, idealden bahsetmek, ne kadar boş. Şiir okumak, etkinlik gerçekleştirmek, koşturmak, ödül almak, başarılı olmak ne kadar yavan.

 

Ne kadar zor, doğru bildiğim her şeyi savunmak bugün… Bir insanın ayazda kalmış hissini kuşanarak kendi cümlelerini bir bıçak gibi doğraması nasıl birşey? Nasıl birşey yazdığı yani yaşadığı şeylerin arkasında duramadığını hissetmek. Bunca kırılmış, parçalanmış anlam arasında anlamlara tutunup insanlara ulaşabilmeyi denemek nasıl bir şey? Bahardan, güzellikten, yağmurdan, Nisan’dan bahsetmek nasıl da boş.

 

Dün her Cuma olduğu gibi iş çıkışı Kanal T ekranlarında Ferda Ekinci ile gerçekleştirdiğimiz programa gitmek üzere yola çıktık ablamla. Ovalarda gelincikler salınıyor, sarı papatyalar umut aşılar gibi rengarenk şalını atıyordu Kıbrıs’ın üzerine. Mesarya’da başaklar hüzünlü hüzünlü salınıyordu. 29 yıl boyunca her akşamüstü insan hüzünlenir mi? Her akşamüstü insanın aklına bir acının şarkıları düşer mi? Bir bellek tüm anılarını ve acılarını saklar, sahip çıkar mı? Böyle bir cezayı sahibine yapar mı?

 

Bir hafta önce telefonlara düşen kayıp çocuk ilanının ardından 7 gün geçmişti. O kıvırcık sarı saçlı çocuğun bakışlarıyla karşılaşmak her gün nasıl da utanç verici birşeydi. Anne olmak, yazar olmak, yetişkin olmak… neydi?  Nasıl birşeydi?  Kanal T ekranlarında hafalık sohbetimizi yapacağımız programın bir saat öncesi öğrendik küçük Mustafa’nın öldürüldüğünü… 1 hafta boyunca nefesini tutmuş bekleyen Kıbrıs halkı aslında bildiği bir sonla karşı karşıyaydı. Aile dramlarının, devlet poletikalarının, nüfus yapısının, bin yığın şeyin hesabının sorulamadığı upuzun zaman dilimlerinin ardından oturup hayıflanıyorduk bu güzelim çocuğun ölümüne. Oysa sonuç belliydi ve mutlaka bu halde bir Kıbrıs’ta başka Mustafalar da olacaktı.

 

Etrafıma bakındım. Bahardı. İçimde kışın en soğuk mevsimini yaşarken televizyonda konuşmaya gidiyordum. Dikiz aynasından yüzüme baktım, normal insanlar ekran karşısına çıkarken saçlarını, yüzlerini bir başka düzeltmezler mi? Bu ağırlık nasıl düzelecekti? Gözlerim ağlamaktan bitkin, yüzüm şiirlerimin yenilgisini taşıyorken hangi ekran beni güzel gösterebilecekti?  Ben bir insandım. Güzeller güzeli, kıvırcık, sarı saçlı tüm masumluğu ile yüzüme bakan bir çocuğun öldürülmesinin ardından nasıl cümleler kurabilirdim.? İçimde tüm şiirlerimin yenilgilerini taşırken nasıl güzel cümleler kurabilecektim? Aşktan, barıştan, insandan kurulan tüm cümlelerin çok uzağında bir yerde tünemişken hangi şiiri çocuklara yazabilecektim?

 

Bugün kendi karanlığımın içinde hiç de iyi olmayan bir ruh halinde yazıyorum bu satırları. Kıbrıs’ta yaşayan herhangi bir insan gibi. Utanan bir annenin gözyaşı ile. Doğru bildiği herşeyi yeniden anımsamaya çalışan bir mağlup gibi. Savunduğu tüm kalelerini kaybeden bir sevgi savaşcı gibi. Yaşadığı ve inandığı herşeyi yazdığı aptal yazılara yükleyen bir acemi gibi. Yaşamı “gibi gibi” gören bir insan nasıl yazabilirse işte o kadar yazıyorum. Bir gün kelimelerimi yeniden güneşe tutup, baharın yolunu tutup, akşamüstlerinin o hüzünlü anımsatmasından kurtulup belki çıkarım kendimin karşısına. Bugün inandığı tüm şiirlerinin içini boşaltan bir insanın şaşkınlığı ve kırgınlığıyla yazıyorum. Aslında yazamıyorum.

 

mustafa diker

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMANA KAZILI SATIRLAR

(…)7 yıl için tanımsız bir öyküydü yürüdüğü yaşam yolu. Bilemeyiz çocukça oyunları vardır kendi zihin odalarında Mustafa’nın da.. Belki de okulunu getirirdi aklına kötü zamanlarda. Öğretmenini arkadaşlarını ya da ne bileyim eve yürürken topladığı çağla badem ağaçları yenidünyalar vardı günü içerisinde.. Kim bilir? Annesinin onu geriye alacağını umut ederdi. Kokusunu çeke çeke göğsünde uyuyacağı günü hayal ederdi. Mavi bir bisiklet, üç katlı bir doğum günü pastası höpürdeterek suruba çevirip öyle içeceği bir bardak kola.. aklınıza gelen çocukça her şeyi yaşama hakkı elinden alınınca farkına vardık hepimiz.

Yaşam öyküm böyle olmasaydı bu ülkede zor koşullarda yaşamını sürdüren yüzlerce göçmen çocuktan birisi olacaktı hiç birimiz tanımayacaktı onu. Hoş bu korkunç tanışıklığa rağmen ne çabuk unuttuk Mustafa’yı ve o iç acıtan hiç düşündünüz mü?

Peki Mustafa Diker gerçeğini yaşamamıza rağmen çocuk koruma sitemi konusunda ceza yasasındaki değişiklik dışında başka bir şey yapmadığımızın ve benzer olaylar yaşayabilecek yüzlerce çocuğun ülkemizde risk altında bulunduğunun kaçımız farkında? Tek çivi bile çakmadık!!!

Haber geldiği an kenara çekip durdurmuştum arabayı. Kuğulu parkın oradaydım ve tepeden tırnağa morlarla bezenmiş Erguvan ağaçlarını ilk uyaran olarak seçmiştim o an.. Öyle işte belki de çocuk hakları için bu ülkenin bir ikonu olarak zihinlerde kazınmasını isterdim Mustafa’nın. Şimdi hatırlatmak amacı ile bu yazıyı paylaşıyorum ama görüyorum ki hemen hemen kimse hatırlamamış çabucak unutmuş Mustafa’yı..

Bugün sabah yine geçtim oradan Surlariçi’ne dönerken takıldı gözüm. O kadar güzel bir ağaç ki ne gariptir en kötü cümlelerle yüzleştirdi beni;

Bu ülkede Erguvanlar açarken öldürülürmüş çocuklar ve “Ağaçlık bir alanda bulunan erkek çocuk cesedi” diye haberini geçer ajanslar. Sonra tüketilir, kimliksizleştirilir ve unutulur gider işte.. Başka benzer öyküye sahip sevgi ışığını arayan Halil, Servet,  Anıl ve diğerleri gibi.

BARIŞ BAŞEL

 


 

ÇOCUKLAR

Ne zaman güneşi özlesem

Saçlarının sarmaşıklarına tutunurum
Öylesine saf, öylesine temiz ve mutluluğu hak eden
Bir yüzün var ki
Sanki dünyanın bütün çocuklarını kucağımda uyuturum
Yüzün yetmez dindirmeye hüznümü
İşkencede, kampta, açlıkta, savaşta ve hastalıkta
Bayram nedir bilmeyen çocuklar için
Akıttığım gözyaşlarımın
işe yaramaz duyarlılığı teslim alır beni
Bile bile dünyanın bir yerlerinde acı çekenleri
Saçlarının sarmaşıklarına tutunurum
Sen ovalarda özgürce dalgalanan adını bilmediğim kır çiçeğim
Horoz lalem, Mormenekşem, açmaya acele eden tomurcuğum
Oğlum, ay baksa utanır yüzüne,
Beşparmaklar’da yanan ağaçlar fidana durur
Sen, memleket kokulum, köyüm, mersinim, zeytinim
Sen annemin hayır duası
Hangi şiire, hangi şarkıya sığdırayım seni?
Dünyanın bir başka yerinde gülmeyi unutan yaşıtların
Gelmeyen bayramların arifesindeyken
İçimin bütün mağlup çocuklarının ağırlığıyla sarılayım sana
İşe yaramasa da, izin ver
Tutunayım saçlarının sarmaşıklarına
B.B.