Kıbrıs siyasi sorununun patlak verdiği 1954’lerde Doğu Akdeniz’de bir siyasi sorun daha vardı: İsrail Filistin sorunu.. Tutun ki her iki sorun da bugünlere kadar geldi ama artık Doğu Akdeniz ülkelerini aşıp Orta Doğu’ya doğru, ta İran’a kadar geniş bir coğrafya’da Türkiye’yi de kapsamına alan savaşlar yaşanıyor. Ve ne zaman sonlanacağını da kimseler bilmiyor. Aksine artık dualar “Amerika ile Rusya’nın bölgede karşı karşıya gelmemeleri!” Yoksa bir gün sürecek bir nükleer savaş yaşanır ama bölge yerle yeksan olur, durum vaziyetler o kadar korkunç!
Kıbrıs aidiyeti ile bu bölgenin malıdır. Rum’un AB üyesi, Türk’ün Türkiye’nin garantörlüğünde olması durum vaziyetleri değiştirmez çünkü Rum yönetimin sayesinde güney askeri üs haline geldi! Artı, boyuna posuna çok bol gelen ve altından kalkamayacağı kadar devasa bir enerji olayını da Doğu Akdeniz’de başına sardı ki daha şimdiden dışta kalmış komşu ülkelerin ve tabi çok doğal bir gelenekte Amerika’nın paylaşım iştahlarını kabartıyor!
Şunu da bilmek gerekir: Amerika Ortadoğu’da inisiyatifinin bir kısmını Rusya’ya kaptırdı ve bu gelişmeden hiç memnun değil. Nitekim Suriye’nin kimyasal silah kullanmasını fırsat bilerek eğer Rus askerlerinin de zaman zaman içinde bulunduğu El Şayrat üssünü vurmuşsa bir nedeni de Rusya’ya yönelik uyarısıdır, “ayaklarını denk al” demek istemiştir… Ve dönelim bize!
***
KANDIRMACA: Birbirimizi kandırmaya gerek yoktur. Fakat olayın bu şekilde gelişip öyle algılanmasında da bir mahzur yoktur çünkü her iki taraf da henüz müzakereleri sonlandıracak niyette değiller.
Olaya dönecek olursak. “Aslında Rum meclisinde alınan karar Enosis plebisitinin anılmasının lağvedilmesi değil, yeni bir meclis kararı ile Eğitim Bakanlığının yetki ve sorumluluğuna bağlanmasıdır!
Fakat hem Sn. Akıncı’nın müzakerelere yeniden başlamak için Rum tarafının böyle bir geri adım atması beklentisi vardı, sonuçta gerçekleşti.. Hem de Anastasiadis müzakereler devam ederken AB ve BM’lere anlatamayacağı Enosis gibi bir maskaralık olayın töhmeti altında kalıp tüm olumsuz tepkileri üzerine çekmesinden çekiniyordu, o da Sn Akıncı gibi yeniden müzakere masasına dönülecek bu kararı destekleyiverdi..
İyi mi oldu? Evet. Yarın müzakereler yeniden başlayacak. Buna ihtiyacımız vardır çünkü henüz bütün kartlar açılmadı. Anastasiadis’in Kırmızı çizgileri ile Sn. Akıncı’nın kırmızı çizgilerini bilmiyoruz! Hangi konularda uzlaştılar henüz açık seçik bilinmiyor. Anastasiadis masada hâlâ nasıl bir çözüm umuduyla oturmaktadır onu da bilmiyoruz!
Fakat ne diyoruz? Müzakerlerin yeniden başlaması her hal’ü kârda iyi oldu… İzlemeye devam!
ÖNCE EKONOMİ YOKSA ÇÖZÜM MÜ?..
Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın Genel Kurul toplantısı geçen haftanın sonuna denk geldi. Konuşmacılar daha çok siyasilerden oluştuğu için de daha çok Kıbrıs eksenli çözüm lafları işitildi!
Hiç şaşmadım. Çünkü 1974’den önce başladıydı tartışma: “Önce çözüm sonra ekonomik kalkınma mı yoksa önce ekonomik kalkınama sonra mı çözüm?”
Kimse ikisinin birbirlerini tamamlayarak sürdürülmesi konusunda bir fikir geliştirmedi. Çünkü ne tek başına siyasi sorun çözülecek gibiydi ne tek başına ekonomik kalkınma gerçekleşecek gibi görünüyordu! Zaten Türk halkı yıllardır böylesi açmazlarda iki cami arasında kalmış binamaz gibidir!
Nitekim aradan yıllar geçti koşullar daha olumlu şekilde değişti ama her iki olayı da iki büyük sorunumuz olarak taşımaya devam ediyoruz ve hâlâ tartışıyoruz: “Önce çözüm mü yoksa ekonomik kalkınma mı?”
CTP Genel Başkanı Eerhürman bu gelişmeye bir zamanlar işinsanlarının bir toplantısındaki tespitlerini aktararak cevap verdi ve şöyle dedi: “İş sorunlarının Kıbrıs sorununun çözümüne veya Türkiye ile imzalanan protokollere bağlanması sorunları kör düğüme döndürmektedir!”
Erhürman bunu doğru tespit olarak kabul ediyor.
Tabi Talat’ın da konuşmasında vurguladığı gibi eğer 40 yılda 39 hükümet değişirse ne Kıbrıs sorunu çözülür ne de istenen ekonomik büyüme olur..
FAKAT: Şu gerçek ortaya çıkar: “Kıbrıs Türk halkı siyaseti ekonomik gelişmeden daha çok seviyor!” Çünkü:
Bu ülkede hâlâ “devletçilik” vardır! Devletçiliğin olduğu yerde iki toplumsal olay gelişir. Birisi partizanlığa dayanan “popülizm” diğeri “rant ekonomisi.” Her ikisi de kırk yıldır memleketi yöneten asli sistemlerdir!
Mesela sık sık seçimler bunun için yapılır. Çünkü her seçim devlet kademelerinde topluca istihdamlar demektir. İhaleler, müsteşarlar, müşavirler bu nedenle azaltılamadan çoğalır! Belediyeler bu nedenle batar, kurumlar bu nedenle zararlar hanesinden çıkamazlar!
Öte yandan Rant ekonomisi devam ediyor! Rum 1974’de çekip Güney’e giderken asla belimizi doğrultamayacağımız “iki kadara” bıraktı bize: “Yağmalanacak mülkleri ile sata sata bitirilemeyecek sahilleri ile toprakları!”
Ekonomik kalkınmaya hiç sıra gelmedi! Şimdi tartışılan budur ama. Ve gerçekten artık çözümü beklemeden bu konuda köklü tedbirler almak gerekir.
Çünkü olası bir çözümde ekonomik kalkınmayı gerçekleştirme fırsatı bulamadan güçlü Rum ekonomisinin tekeline düşmek kaçınılmaz olur eğer bugünden güçlenmezsek!
KISACA TAKILDIĞIM: ( ŞU KIBRISLILIK OLAYI.) Geçen hafta Başbakan Özgürgün bir etkinlikte “Kıbrıslı diye bir şey yoktur, Yunanlılar vardır Türkler vardır, Kıbrıs’ta mesele budur” deyiverince kıyamet koptu! Tabi bu söylemin Özgürgün’den gelmesi de bu konudaki muhalif tepkileri “fırsat bu fırsat” denilerek azdırdı! Suya atılan taş gibi halka halka yayılırken büyüyen bu söylem, sonuçta “Millet, milliyetçilik, Kıbrıslılık” gibi kavramları da gündeme taşıyarak “haftanın tartışılan olayı” oldu!
Başbakan Özgürgün’ün aslında kaşırken acıttığı “insanların aidiyet duygusuydu!” Bu da “Kıbrıslılıktı.” Bizatihi kendisi de Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde doğan Kıbrıslı bir Türk’tür. Ve doğrusu da bu olmalıydı..
“Millet” olayına gelince: Çok karmaşıktır çünkü çok tanımları vardır. Mesela Türkiye’de “Türk milleti (ulusu) denir ama burada “Toplum” denir. Aslında milleti ifade eden nüfusa, ülkelerin büyüklük küçüklüklerine göre kullanılan kelimelerdir ki bizde “Kıbrıs Türk toplumu” olarak anlamlaştırılır..
































