Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci ve gelecek ilişkileri?,

İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci 29 Mart’ta resmen başlamış oldu. İngiltere Başbakanı T. May’in, AB Lizbon anlaşmasının 50ci maddesine istinaden AB’den ayrılma kararını içeren mektubu İngiltere’nin AB nezdindeki Temsilcisi Büyükelçi T. Barrow tarafından geçen gün  Brüksel’de AB Konseyi Başkanı Tusk’a  verildi ve süreç başlamış oldu.

İki taraf arasında yapılacak görüşmeler ve karşılıklı varılacak mutabakatlar çerçevesinde ayrılma işlemlerinin 2 yıl içinde tamamlanacağı ve sürecin Mart 2019 yılında bitirileceği beklenmektedir. Bu durumda Tusk’ın 27 AB ülkesine görüşme taslağını göndereceği de duyuruldu. AB üyesi Ülkelerin bu konuda görüşmeler yapmak üzere 29 Nisan tarihinde bir toplantı yapmaları da beklenmektedir.

Şimdi İngiltere ile AB arasında yapılacak görüşmelerde İngiltere ile AB ülkeleri arasında yeni bir ilişki kurma süreci başlatılacak ve   İngiltere’nin AB’den ayrılma şartlarının da  saptanması istenecektir.  İngiltere önce AB ile geleceğin ilişkilerinin ortaya konmasını istemektedir. AB ise hem yeni ilişkilerin hem de ayrılma şartlarının birlikte görüşülmesi üzerinde durmaktadır.  Görüşmelerin Mayıs 2017 ayında başlanması beklenmektedir.

AB’den, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi Üyesi olan İngiltere’nin ayrılması,  AB açısından zafiyet olur mu?. Onu da zaman gösterecek, ancak İngiltere’nin, ABD ile olan yakın siyasi ilişkileri yanında, coğrafik konumu ve türlü ilişkiler ve menfaatleri açısından AB’ye yakınlığı dolayısıyla, İngiltere’nin kendini de etkileyebilecek AB’den farklı politikalara kayması mantıklı görülmüyor.

Ayrılmanın daha başlangıç aşaması olan bu günlerde AB Komisyonu Başkanı Juncker şimdiden İngiltere’nin AB’den ayrılma faturasının 50 milyar Euro olduğunu açıklamıştır. Bunun kapsamını da açıklayarak personel ve emekli maaşlarına kadar İngiltere için AB’nin yüklendiği masrafları hesaplamıştır. İngiltere ise bu yükümlülüğü ödeyeceğini ancak miktarı konusunun görüşüleceğini açıkladı..

Tabii bu kadar uzun bir sürede geliştirilen ilişkilerin kesilmesi veya AB’nin üçüncü ülkelerle olan ilişkiler düzeyine düşmesinin beklenmesi,- bu yönde bir çok yorumlara rağmen-, kanaatimce mümkün değildir. Üçüncü ülke ilişkileri dışında İki’li daha özel bir statüde yeni bir ilişkiler sürecine girileceği muhakkaktır.  Aralarındaki mevcut statünün değişeceği kesin olmakla beraber kısa veya uzun vadede her iki tarafın ilişkilerinin üçüncü ülkelerle olan ilişkileri gibi olması beklenemez. Ötesinde daha yakın özel ilişkilerin geliştirileceği muhakkaktır.  Çünkü bu kadar yıldan beri ekonomik, mali, sosyal, mal mülk edinme, serbest dolaşım, istihdam, yatırım ve daha bir çok açılardan içiçe girmiş ekonomilerin yarattıkları girift ilişkilerin, her iki tarafa da zarar vermeden çözüm yolunu tercih edeceklerini tahmin etmek zor değildir, çünkü her iki tarafın da menfaatleri bunu gerektirmektedir.

Bu sürece girilirken  bu ay AB Euro bölgesinde ekonomik güvenin bir miktar düşmesi tesadüfi değildir. Bir belirsizlik hissi olmuştur. Bir taraftan AB’nin en güçlü ülkelerinden Almanya ve Fransa’da seçimlerin yapılacak olması bir yandan da İngiltere’nin ayrılma kararı piyasalarda bir tedirginlik yaratmıştır. Öte yandan AB Merkez Bankası açıklamasına göre halen 2008 yılında başlayan ekonomik krizin toparlanma sürecinin bu yıl da devam edeceği ve parasal desteğin (genişlemenin)AB Merkez Bankasınca devam ettirileceği öngörülmektedir.. Gerekçe olarak, yeterince ekonomide güçlü bir toparlanmanın henüz sağlanmadığı, gösterilmiştir.

İngiltere Başbakanı May, ayrılma mektubunda özetle, ‘bunun tarihi bir an olduğunu ve geri dönüşün olmayacağı’ ifade edilerek devamla ‘Britanya AB’yi terkediyor, kendi kararlarımızı ve bizim için önemli olan konuların karar ve kontrolünü ele geçireceğiz’  ancak  ‘Avrupa’yı terketmiyoruz’ diyerek, ‘Avrupa kıtasındaki müttefiklerine , dostlarına ve ortaklıklarına bağlı kalmak’ istediklerini vurguladı. Ve özellikle Ekonomi ve Güvenlik İşbirliğinde derin ve özel bir Ortaklık istediklerini söyledi.

İngiltere özellikle son yıllarda, 2008 krizinden sonra AB’deki bir çok  ülkelerde meydana gelen ekonomik krizler dolayısıyla kendilerini de etkileyen konularda bağımsız kararlar alamamasından dolayı zaman zaman duyduğu rahatsızlıkları değişik şekillerde ifade etmekte idi. Ayrıca İngiltere’nin AB üyeliğini gerçekleştirirken de tam bir birliğe inanmadığını veya ‘tam bir birliğe’ girmekten daima kaçındığını görüyoruz.   Muhafazakâr ve tedbirli Yönetim tarzından dolayı, koyduğu çekinceler olarak Euro’yu kabul etmeyip para birliğine girmemesinden,  kendi para birimi olan sterlini kullanmaya devam ederek kendi Merkez Banka’sının da söz sahipliliğini korumasından,  schengen vize alanına dahil olmamasından, ve işçilerin serbest dolaşımı konusunda koyduğu şerhlerden vb, görmekteyiz…

İngiltere’nin AB’ne girme safhasını ise hatırlarsak, Fransa İngiltere’nin üyeliğine karşı çıkmıştı. Ve 1964 ve 1967’de iki defa İngiltere’nin o zaman Avrupa Topluluğu olduğu dönemde yaptığı üyelik müracaatını Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle iki defa reddetmiş, ve De Gaulle’ün ayrılmasından sonra 1973’de üyeliğe girmişti. Fransa kendisi gibi güçlü gördüğü Almanya yanında İngiltere gibi ekonomide güçlü olan  bir ülkenin daha girmesini, kendine göre, söz sahiplilik açısından sakıncalı görmüştü. İngiltere de AB’ye üye olduktan sonra çeşitli nedenlerle yukarıda bahsettiğimiz kendini korumacı şerhleriyle ile daima ihtiyatlı davranmıştır.

İngiltere’nin yüzyıllardan beri uyguladığı kendi namına istikrarlı, uzun vadeli ve kendi ana kara parçasının menfaatleri doğrultusunda sömürge yanlısı ve dünyada etkin ve söz sahibi olma yönündeki siyasi ve ekonomik politikaları uygulama stratejisi,  siyasi tarih okuyan her kes tarafından bilinmektedir. Öncelikle Britanya’nın menfaatlerini korumak politikalarının birincil hedefi olarak, ülkesini ve halkını ekonomik ve sosyal açıdan korumak içgüdüsünün ağır bastığını ve AB ile birlikte aynı mevzuatı uygulayarak müşterek kararların yarattığı riskleri paylaşmak istemediğini de koyduğu mesafeler ile göstermiş olmaktadır.  Ve kendi açısından haklı ve doğru politikalar uyguladığı kanaatindeyim. Uluslararası politikalar açısından her ülkenin birincil politikası olan ülkenin milli menfaatlerinin ve halkının öncelikle korunması  kuralı çoğu ülkelerce uzun vadeli uygulanamıyor. Ve bu ülkeler zarar görüyor. Maalesef dünyada uygulanan politikalar acımasızdır. AB ve üye ülkeleri de dış politikaları açısından üçüncü ülkelere karşı özellikle Ortadoğu ülkelerine ve insanlarına karşı acımasız politikalar uygulamış ve uygulamaktadır.

AB’ne girişi sonucu sağlam bir ekonomiye sahip AB ülkelerinin 3 tanesinden biri olan İngiltere’de, şu anda çalışan 3 milyon AB  vatandaşı mevcuttur. Buna mukabil AB’de 1 milyon çalışan İngiliz vatandaşı vardır. Dünyada ve AB ülkelerinde krizden dolayı artan işsizlik ve yarattığı ekonomik ve sosyal riskler karşısında AB’den ayrılma kararı, kendi kararlarını alma konusundaki isteği için sadece bir örnektir.

Ayrıca İngiltere’nin AB ile ithalat ve ihracatına bakarsak, İngiltere ithalatının % 74’ünü AB’den yaparken, ihracatının % 44’ünü AB ülkelerine yapmaktadır. Aralarında İngiltere aleyhine önemli bir dış ticaret açığı vardır. Ayrıca İngiltere her yıl AB’ne 19 milyar sterling ödeme yapmaktadır. İngiltere’ye AB’den göçler dahil, ekonomik açılardan da kendi sınırlarını daha çok kontrol etme isteği ve egemenlik hakkının kullanılması isteğinin de ağır basması,  AB’den ayrılmak konusunda geçen yıl yapılan referandum sonuçlarına yansımıştır.

Her şeye rağmen sonuçta ayrılmadan sonra da ne İngiltere AB’den kopacak ne de AB İngiltere’den uzaklaşacak. Çünkü çok çeşitli müşterekleri, işbirlikleri, karşılıklı yatırımları, ekonomik ve sosyal  politikalar açısından birbirlerine en yakın ülkeler olarak yine birbirlerine ihtiyaçları vardır.

Bir de ayrıca bu vesile ile Avrupa Birliğinin ileride dağılma ihtimalleri üzerinde de çok konuşulmakla beraber, kanaatimce bu ihtimal de çok zayıftır. Çünkü  ekonomik ve siyasi gerçeklikler vardır. Para birliği, mali yapılar, üye ülkelerin ekonomisi çok güçlü ülkeler ile gelişmekte olan ve yardım ve desteğe daha muhtaç ülkeler olarak Birliğin içindeki müşterek ekonomik, mali ve sosyal politikalar açısından ilişkiler incelendiğinde çok zor, hatta mümkün görülmemektedir, diyebiliriz. Buna ilaveten ayrıca Birlik içinde olmanın her bir ülkeye güvenlik ve siyasi güç yönünden sağladığı avantaja da bakmak gerekir.