Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Enosis, EOKA ve Mida

Bugün Nisan’ın 1’i, Cumartesi. Çocuklar ve belki de gençlerin bir kısmı, yakın arkadaşlarını ve akrabalarını kandırmaya çalışacaklar. Benim kimseyi “Nisan 1” yapmaya niyetim yok. Peşin söyleyim de kimse “Bu adam bizimle dalga mı geçiyor?” demesin.

Bugün Rumlar, EOKA’nın faaliyete geçişinin yıldönümünü kutlayacaklar. Kerli ferli insanlar kürsülere çıkıp nutuklar atacaklar. Konuşmacıların hepsi de bugünü “bağımsızlığa doğru atılan ilk adım” olarak nitelendirecekler. Ve hepsi de yalan söylemiş olacak. EOKA, Enosis’i gerçekleştirmek için devreye girmişti.

İlkokul çocukları olarak 1955 yılında, çeşitli yerlerde bombalar patlatıldığını duyduğumuz zaman hemen “Nisan 1” diye cevap veriyorduk. Etrafa “Biz böyle lokmaları yutmayız” mesajı vermeye çalışıyorduk. Daha sonra öğrendik ki bu şaka falan değilmiş; çok ciddi bir işmiş.

EOKA, beş sene önce plebisiti yapılmış olan Enosis idealini gerçekleştirmek için kurulmuş, silâhlandırılmış ve devreye sokulmuş bir yer altı örgütü idi. Hiçbir bağımsızlık kaygusu yoktu. En sonunda da amacına ulaşamamış olması bir yana, arzu edilenin aksi sonuçlar elde edilmiştir. Önce “bağımsızlık” sonra da “yarım devlet”.

Hayal meyal Enosis plebisitini de anımsıyorum. Yanılmıyorsam ilkokul birdeydim. Köyde anormal bir hareketlenme vardı. Her zamankinden daha çok insan kiliseye doluşuyordu. Sağdan soldan “Rumlar enosis istiyorlar” gibi sözler kulağımıza çalınıyordu. Ben enosis için Rumların kiliseye gitmelerine anlam veremiyordum.

“Enosis” kelimesini bizler gündelik hayatımızda kullanıyorduk. Kuyudan su çeken motorlarda veya traktör ile badoz arasında uzun bir kolan bulunuyordu. Bu kolanlardan biri koptuğu zaman kolanın iki yanını madeni dişlilerle birbirine bağlardık. Bu madeni bağlantıya “enosi” veya “enosis” derdik. Böyle bir bağlantı için kiliseye gidilmesini anlamsız buluyordum. Meğer onların istediği bağlantı başka bir bağlantıymış.

O bağlantının ne olduğunu yapıcı ustası bir Rum’un babamla yaptığı bir sohbette duyduklarımdan anlamaya çalıştım. Rum babama, aşağı yukarı, şunları söylüyordu: “Biz eski Gomonistler (Komünistler) Enosi’ye karşıyız. Zaten Yunanistan’la birlişmek isteyen deli olmalıdır. Yunanistan 30 senedir diktatörlükle yönetiliyor. Solcular ya sürülüyor ya da hapislere atılıyor. Bizim burada kendi partimiz de var, gazetemiz de. Enosis’ten korkacakları yerde “yeni komünistler” kiliseye gidip Yunanistan ile birleşmek için imza atıyorlar.” Adamın “eski” ve “yeni” Komünist ifadelerini vurgulamasını yıllar sonra anlayabildim. “Eski Komünistler” ifadesiyle Kıbrıs Komünist Partisi üyelerini, “Yeni Komünistler” ile de Akel üyelerini kastetmek istiyordu.

Kiliseye gidip de imza atmayanlardan bazıları kiliseden aforoz edildi. Bu insanlar, kiliseye pek meraklı değillerdi ancak sosyal yaşam kilise etrafında kurgulandığı için onlar için yaşam otomatik olarak zorlaşmış olduydu. Vaftisler, düğünler, cenazeler hep kilisede yapılıyordu. Bunlardan dışlanmış olmak bir köylü için kolay bir şey değildi. (Yıllar sonra Makarios kendilerini affetti de, hiç olmazsa, kilise avlusundaki mezarlığa gömülebildiler.)

O sıralarda biz çocuklar ne Enosis’ten korkuyorduk ne de EOKA’dan. Bizim derdimiz Mida’ylaydı. Köyün etrafında Mida diye bir hayalet dolanıyordu. İkide birde farklı bir rivayet fısıldanıyordu. Yok, bilmem kim, Mida’yı lağımlarda görmüş; yok, bilmem kim ona yemek verirken görülmüş. Bu Mida çok tehlikeli biriymiş. Kısa boyluydu ama bir sıçrayışta evin damında bulunurmuş. Adamı öldürür, kanını içermiş. “Mida” sözünden ödümüz patlardı. Karanlık basınca evden çıkmaya korkuyorduk. Allah bilir, büyüklerimizin de işine geliyordu Mida’yla bizi korkutmak. Biz bilmiyorduk ama onlar muhakkak biliyorlardı Mida’nın 1946 yılında asıldığını. (Sonradan öğrendim ki Mida’yla nişanlı olan kadın sonradan bir köylümüzle evlenip köyümüze yerleşmiş. Bu türden dedikodular, belki de, bunun için ortaya saçılıyordu.)

EOKA, ilk zamanlarda pek ciddiye alınmadı. Ancak eski Komünist’in korktuğu gibi EOKA Rum solcuları ve Türkleri öldürmeye başlayınca ateş bacayı sardı. Korku, kara bir bulut gibi, köyün üzerine çöküverdi. Herkes birbirinden şüphelenmeye başladı.

Makarios, 1950 yılında, 37 yaşında bir delikanlı iken Başpiskopoz yani etnarh (millet başı) seçildi. Milletinin ülküsü olan Enosis’i gerçekleştirmek için işe koyuldu. Atina’da öğrencilik yıllarında “Hi” teşkilâtından tanıdığı Grivas’ı bir yer altı teşkilâtı kurmak için görevlendirdi. Aslen Trikomo köyünden olan Yorgos Grivas, Diğenis takma adıyla yola düştü.

Makariyos’un Kıbrıs’a yaptığı en büyük kötülük, adaya silâh sokmuş olmasıydı. Silâhlar konuşunca herkes susar. Susmazsa susturulur. Zaten kendisi de iktidara gelince herkesi susturdu ve özendiği liderler gibi otoriter bir yönetim oluşturdu. En beğendiği politikacılar Abdul Nasır, Sukarno ve Tito gibi kişilerdi. Fazla söze ne hacet.

Sonuca bakılacak olursa Rumların, her yıl, 1 Nisan’da oturup ağlamaları gerekir. Yoluna canların kurban edildiği Enosis gerçekleştirilemedi. Bağımsız devletin de nerdeyse yarısı elden gitti. Geride kutlanacak ne kaldı ki?