Kıbrıs’ın eski eserleri ve arkeolojisi mevzubahis olduğunda herkesin aklına ilk gelen kişi Luigi Palma di Cesnola olur. Bazıları onu Kıbrıs arkeolojisini talan eden kişi, bazıları ise Kıbrıs arkeolojisinin babası olarak görürler. Öte yandan adadaki arkeolojik zenginliklerle ilgili ilk izlenimlerin tarihi Orta Çağ’a kadar dayanır. Kutsal Topraklara yani Kudüs’e gitmek için Kıbrıs’tan geçen birçok seyyah Kıbrıs’ı Afrodit’in adası olarak tanımlamışlar ve bazı eski yerleşim yerlerinden söz etmişlerdi. Hristiyanlar için Aziz Barnabas’ın ve Aziz Paul’un ayak izlerini takip etmek ve Kıbrıs’tan geçmek onur vericiydi. Fakat 19. Yüzyıla gelene kadar adadaki antik eserlere olan ilgi sadece onların varlığından söz etmekle kalıyordu.
Her şey 19.yüzyılın başlarında değişmeye başladı. Bu dönemde adayı ziyaret eden yabancılar bu yerleri sadece ziyaret etmekle kalmayacaklar artık Avrupa’da statü sembolü haline gelmiş eski eser koleksiyonu oluşturmak için onları yağmalamaya başlayacaklardı. Zengin aristokratların yanında, çoğunluğu Fransız birçok araştırmacı da adaya gelmeye başlamıştı. Evet, Osmanlı idarecileri ise bu konuda hazırlıksız bir şekilde yakalanmıştı.
Sadece Kıbrıs değil tüm Osmanlı coğrafyası, 1874 yılında çıkartılan ilk Asar-ı Atika Nizamnamesi’ne kadar yüzlerce bilinçsiz kazının yapıldığı bir yere dönüşecekti. Bu dönemde Atina’daki Partenon’un bütün mermer eserleri, Artemis tapınağının büyük bir bölümü, Pergama sunağı gibi koca koca yapılar bile Avrupa’ya taşınmıştı. Aynı dönemlerde Kıbrıs adası da bu büyük yağmanın parçası olmaktan kurtulamayacaktı. Öte yandan, 1874’de çıkarılan yasa da eski eserlerin ülke dışına çıkartılmasını engellemiyordu. Sadece çıkarılan eserlerin üçte birini devlete bırakılmasını, diğer üçte birinin ise arazi sahibine ve kalanın kazıyı yapana kalmasını öngörüyordu. Bildiğim kadarıyla Cesnola’nın 1877 yılında kardeşinin yaptığı kazıların buluntuları İstanbul’daki ilk eski eser müzesinin eserlerini oluşturacaklardı.

Osmanlı topraklarındaki arkeolojinin yerli olarak gelişimine şöyle bakarsak, ilk adımın Ahmet Fethi Paşa tarafından bazı eserlerin Aya İrini Kilisesinde toplanmasıyla atıldığını görürüz. Toplanan eserler ile “Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu)” ve “Mecma-ı Âsâr-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu)” oluşturulmuştu. Daha sonra 1869 yılında “Müze-i Hümayun (Saray Müzesi)” oluşturulur. Bu kurum İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ilk şeklidir. Bir dönem kapatılan müze, 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in müze müdürü olarak atanmasından sonra çağdaş bir müze kimliği kazanmaya başlar.
Tabii eski eserlerin ya bilimsel veya hobi veya statü kazanmak için kazılarak ortaya çıkartılması yeni bir iş kolunun da ortaya çıkmasına neden olmuştu. Mezar kazıcıları olarak bilinen ve kazının yapıldığı bölge insanlarından oluşan bu kişiler, bazen kendilerine gösterilen yerleri, bazen ise kendilerinin keşfettikleri yerleri, hiç bir bilimsel yöntem kullanmadan kazıyorlardı. Bugüne kadar birer değersiz taş parçası olarak gördükleri ve yeni yapıkları binalarda inşat malzemesi olarak kullandıkları mermerlere, heykellere veya yazıtlara olan ilgiyi fark edince Kıbrıslı kırsal bölge insanı da bu tür malzemelere farklı bir şekilde bakmaya başlayacak ve kendi mezar kazıcılarını yetiştirecekti zamanla. Kısa zamanda çevreyi iyi bilen çobanlar bile birer amatör arkeoloğa dönüşeceklerdi. Artık önüne gelen antika bulmak için her gördüğü mezarı, eski yerleşim yerini kazmaya başlamıştı.
Yüzlerce eski eser doğru dürüst kayıt tutulmadan, nereden bulunduğu bilinmeden Lefkoşa’da veya Larnaka’da konaklamakta olan seyyahların önüne yığılmaya başlanmıştı. Bu arada Larnaka’da konsolos olarak çalışan birçok yabancı devlet temsilcisi de bu işin ticaretini denizler ötesine kadar taşımayı başaracaklardı. İşte Cesnola’da 1865 yılının Noel gecesi hamile karısı ve kızıyla birlikte adaya geldikten bir süre sonra bu aktiviteleri fark etmiş ve kısa zamanda bu işin tekelini ele geçirtmişti. Cesnola İtalya’da doğmuş 1832 yılında Savoy Krallığına subay olarak kabul edilmiş bir İtalyan askeriydi. Kırım savaşına katıldıktan sonra 1850’lerin sonunda Amerika’ya göç etmiş ve 1862 yılında Amerika iç savaşına katılmış ve iki yıl boyunca Kuzeyli güçlere hizmet etmişti. Cesnola ayrıca savaşta esir düşmüş ve 10 ay Konfederalist güçlerin esir kampında tutulmuştu. Çıktığında ise artık savaş kahramanıydı. Ve böylece serbest kaldıktan sonra Washington’dan askerde tanıştığı etkili kişilerin yardımıyla Kıbrıs’a konsolos olarak atanmasını becermişti.
Kıbrıs’a geldiğinde Larnaka’ya yerleşmiş ve orada tanıştığı Avrupalı bankerlerden, iş adamlarından ve konsoloslardan eski eser bulma hobisini öğrenecekti. Kısa sürede vakit öldürmek için başladığı bu merakı onun adeta hayattaki en önemli tutkusu haline hatta saplantısına dönüşecekti. Kısa sürede kendine iyi bir kazıcı ekip kurduktan sonra saplantı haline getirdiği merakı ve uslanmaz hırsı ona Kıbrıs’ta kazılmadık yer bıraktırmayacaktı. Özellikle Amathus’ta çok önemli buluntulara ulaşmıştı. Tabii bugün baktığımızda eski eserden, tarihten ve en önemlisi arkeolojiden hiç bir şey anlamayan böyle bir maceracının yüzlerce kazı yaparak ve köylüden nerden geldiği belli olmayan eserler satın alarak nasıl Kıbrıs arkeolojisine büyük darbe vurduğunu görebiliriz. Çünkü bir eseri ortaya çıkartmak değil de onun nerede ortaya çıkarıldığının bilinmesi arkeoloji ve tarih çalışmalarına katkıda bulunur, yoksa nerden geldiği belli olmayan eserler ancak bazı artistik değerler taşırlar ama tarihsel değerleri ise çok azdır.
Tabii Cesnola nerden geldiği belli olmayan eserlerin piyasada değerlerinin daha düşük olduğunu anladıktan sonra, bir kitap yazarak eserlere, kaynak yerler bile uydurmaya kalkacaktı. Hazineler dolu bir tapınak bulduğunu iddia edecek ve muhtelif yerlerden toplanmış farklı dönemlere ait elindeki malzemeyi daha yüksekten satmayı başaracaktı. Alıcısı ise ABD’nin ilk arkeoloji müzesi olacak olan New York Metropolitan Müzesinden başkası değildi. Bu Müze Avrupa’dakine benzer Müzeleri örnek alacak bir şekilde organize olmaya çalışılıyordu. Maddi gücünü ise bazı zengin işadamlarından ve halktan topladıkları bağışlarla oluşturmuşlardı. Cesnola elindeki tüm eserleri bu müzeye çok fahiş bir fiyata satmakla kalmayacak kendini Müzenin yönetim kuruluna da aldıracaktı. Yeni açılan eski eser bölümünün eserlerini ilk etapta sadece Cesnola’nın eserleri oluşturmuştu. Bir yıl içinde Cesnola, Müzenin yönetim kurulu sekreteri olacak, hemen ardından ise Müzenin ilk müdürü görevini üstlenecek ve 1879’dan 1904 yılında ölene kadar bu görevi sürdürecekti.
Dönemin ünlü Alman Arkeologlarından Max Ohnefalshe Richter, Cesnola’nın eserleri manipüle ettiğini ortaya çıkartmıştı. Müze müdürlüğü döneminde gerek Richter gerekse başka bilim adamları tarafından Cesnola aleyhine birçok dava açılacaktı. Yönetim kurulu ise her zaman Cesnola’nın yanında durmuşlardı. Durumun vahametini fark ettikten ve eserlerin kaynak yerlerinin manipüle edildiğini, hatta bazı heykel parçalarının yapıştırılarak bütün heykellere dönüştürüldüğünü öğrenmelerine rağmen Cesnola’yı görevden almayacaklardı. Çünkü alırlarsa eserlerle ilgili yapılan ithamları kabul etmiş olacaklardı. Bu da eserlerin değerini çok azaltacağı kaçınılmazdı.
Cesnola 1904 yılında öldükten sonra Müze’deki tüm Kıbrıs eserlerinin kataloğu ünlü arkeolog Myers tarafından 1917 yılında yeniden düzenlenecekti fakat artık pandoranın kutusu açılmıştı ve Müze bu koskoca etik yükten kurtulmak için eserleri satışa çıkartmaya karar verecekti. 1928 yılında 2300 parça eser John and Mable Ringling Museum of Art, Sarasota Florida’ya gider; Büyük bir miktarı Stanford Üniversitesi alır; masa altından birçok eser özel kişilere ve koleksiyonlara satılır.
Bugüne geldiğimizde 35,000 parça olan Cesnola’nın Kıbrıs’tan yağmaladığı eserlerden sadece 6,000 adeti Metropolitan Müzesi’nde durmaktadır. Diğerleri ise dünyanın her köşesine dağıtılmış bir vaziyettedir. Koskoca yağmalanmış Kıbrıs tarihi, kaynağından yoksun bir vaziyette tam olarak nerelere verildiği bilinmeyen karanlık bir dehlize sokulmuştur adeta. Onun için Cesnola’nın ve ona benzer tavırda olan eski konsolosların Kıbrıs arkeolojisine verdiği büyük bir darbeyi her fırsatta belirtmeyi boynumun borcu olarak görüyorum. Eğer bu yağmalar yapılmamış olsaydı Kıbrıs’ın eski tarihi de belki de bugün farklı bir şekilde yazılmış olurdu.
































