Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Türk tarafı neden sessiz-2

 

Geçtiğimiz Cuma günkü yazımın başlığıydı bu…

Diyordum ki…

“Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının birlikte, Anastasiadis’in oynadığı diplomasi oyunlarına karşı koyacak bir politika belirlemesi gerekiyor…

Uyarılacak tarafın Güney Kıbrıs olduğunu vurgulamak, bunu sağlamak gerekiyor.

Her zaman olduğu gibi, gerçek niyetini yalanlarla, suçlamalarla, kışkırtmalarla gizleyen Rum tarafı, bal gibi zamana oynuyor”.

Bunları yazdığım günlerde çıkan bir haber gözümden kaçmış… Sonra sosyal medyada bir paylaşımda rastladım, Avrupa Komisyonu, Kıbrıs Türkü’nün uyumuna ilişkin çalışmalar yapması beklenen AB heyetinin ziyaretini Rum Yönetimi’nin baskısı sonucunda iptal etmiş…

Rum tarafı, “Kıbrıslı Türklerin Avrupa Müktesebatı’na uyumu, müzakerelerle bağlantılıdır, masanın dışında kaldıkları sürece uyum prosedürü devam edemez” demiş ve bunu  AB merkezlerinde kabul ettirmeyi başarmış.

Dahası da var, eğer uyum süreci başlarsa, ‘Ada’nın kuzeyindeki ayrı bir varlık yükselir”miş…

Bakın Allah aşkına…

Tam da dediğim buydu işte…

Neredeyse masanın neden alaşağı olduğu unutuldu gitti.

Haklıyken, suçlu duruma düştük.

Ve bunu da AB organları “gerçek” olarak kabul ettiler, heyet göndermekten vazgeçerek, tescillediler.

Demek ki, AB organları nezdinde yapabildiğimiz pek bir şey yok.

Tamam anladık, Türkiye-AB ilişkilerinin pek de dostça olmadığı günleri yaşıyoruz. Türk diplomasisi kendi derdiyle meşgul…

Evet, tanınmamışlığımız AB çevrelerinde çok fazla sesimizi duyurmamıza, kulis yapmamıza imkan vermiyor.

Ama bizim burada yapabileceklerimiz yok muydu?

Bazen rahmetli Denktaş’ın çok fazla demeç verdiğini, her konuya cevap yetiştirdiğini söylerler.

Oysa yaptıklarıyla aleyhimizde bir çok adımı önlemiştir o tepkiler.

Eğer siz, özellikle de buradan yeteri kadar sert ve açıktan tepki vermezseniz, onlar da zaten inanmak istediklerine inanırlar…

Hem Cumhurbaşkanlığı, hem de hükümet bir ağızdan yüksek sesle konuşmaya devam etseydi, bence mutlaka bir faydası olurdu.

Dedim ya, Avrupa Komisyonu heyetinin gelmekten vazgeçmesi haberini ben bile kaç gün sonra rastladım.

Peki ya buna niye kimseden ses çıkmadı?

Bu da ilginç değil mi?

Geçtiğimiz günkü yazımın sonunda “Rum tarafı, bal gibi zamana oynuyor” dedikten sonra “Yoksa biz de mi” diye yazmayı düşünmüş, sonradan da haksızlık etmeyelim diye vazgeçmiştim.

Şimdi bu haberden sonra soruyorum, yoksa biz de mi zamana oynuyoruz?

Beklediğimiz doğal bir takvim mi var?

Sessizliğimiz ondan mı?

Aklıma başka bir şey gelmiyor….


YERİN KULAĞI VAR

GÜVEN VE ANLAMA SORUNU:

Kıbrıs meselesinin özünde bu yatıyor. İki halk birbirine güvenmiyor, birbirini anlamıyor, tanımıyor. Ortada korkunç bir önyargı var. Bu iki olumsuzluk, Güney’de çok daha yüksek oranlarda. Bunda kilisenin ve eğitim sistemlerinin öğretilerinin büyük payı var. Simerini’nin yaptırdığı ankette, katılanların yüzde 71’i Mustafa Akıncı’ya “hiç” güvenmiyormuş. Gazete de sonuçlara bakarak, Akıncı’nın müzakerelerde kötü niyet sergilediğine dair yaygın inanç bulunduğu yorumunu yapıyor. Oysa bizim tarafta bir anlaşmayı en çok arzulayan bir siyasi lider varsa, o da Akıncı’dır. Bu kadar önyargıyla nereye varılabilir ki..?

 

BU NE DEMEK:

KKTC’nin adada yüzde 37,8’lik bir toprağının bulunmaktadır. Bu toprakların da Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamasıyla net ve kesin olarak KKTC’nin toprağı olduğu ortaya konduğuna göre, endişe edecek bir şey kalmadı. Bugün uluslararası hukuk bunları elimizden alamaz. Rum tarafı bir anlaşmada artık toprak istemeden anlaşmak durumundadır. Bana göre tartışma ortadan kalkmıştır.” Bunlar bir köy kahvesi ortamında söylenmedi. Ülkenin Başbakanlık makamını işgal eden kişi tarafından, bir üniversitede öğrencilere Kıbrıs konusu anlatılırken söylendi. Bu söz ağızdan çıktığına göre, ciddi bir rota değişikliği olduğunu mu anlamalıyız? Yoksa acaba Özgürgün gaflarına bir yenisini mi ekledi?

 

SİZ NE İŞE YARARSINIZ:

Birisi der, “denetim yaparsak inşaat sektörü durur”, bir diğeri, “yatırımcıya istediğini yapması için izin vermezsek, yatırım yapmaz” der. Öğrenci diye gelir, öğrencilik dışında her türlü gayri yasal işe bulaşır, bir diğeri deport olduğu ülkeye elini kolunu sallayarak girer, nasıl olmasa ne arayan, ne de soran var. İyi de beyefendiler, siz ne işe yararsınız söyler misiniz… Yasaları da uygulamadıktan sonra…

 

“YÖDAK YASASI İNSAN HAKLARINA DA AYKIRI”:

Üniversitelerin itirazlarına rağmen, YÖDAK göz göre göre inatla siyasallaştırıldı. Üniversiteler Birliği Başkanı Serhat Akpınar, YÖDAK yasası geçmeden önce endişelerini belirttiklerini, ama yasanın geçtiğini söylüyor ve endişelerinin devam ettiğini, yapacak pek bir şey kalmadığını vurguluyor.  Üstelik “insan haklarına aykırı bir çok konu başlığı var” da diyor… Bu nasıl bir demokrasidir, nasıl bir kurumsallıktır, nasıl bir devlet yönetimidir. Bilimselikten uzak, objektiflikten uzak, sadece siyasetin eline verilen bir yükseköğrenim… Cumhurbaşkanı henüz onaylamadıysa, ciddi bir incelemeye tabi tutmalı… Geriye kalan tek çare bu…

 

KİM DUR DİYECEK:

Ülkeye “bulaşıkcı” olarak geldi, ardından ağır vasıta şöförü oldu. Ehliyetsiz şöför, kullandığı kamyonla bir kişinin ölümüne neden oldu. Kim getirdi, ehliyetsiz adama kamyonu kim verdi? Ne yazık ki soran ve sorgulayan yok. Ne zaman ki bu ülkeye kimin, neden ve nasıl geldiği sorgulanır, işte o zaman bu tür olaylar asgariye iner. Ama bunun için bizde olmayan niyet ve irade lazım.

 

ONLAR BİZE YETER

Otelciler Birliği Başkanı Fethi Özboğaç, turizmin can damarı olan reklam ve tanıtım noktasında büyük eksiklikler yaşandığına dikkat çekerek, bu sebeple KKTC ithalatının yarısına denk gelen İngiltere potansiyelinden mahrum kalındığını söylemiş. Vallahi gelmezlerse gelmesinler. Bizim Turizm bakanımızın gezmediği Arap ülkesi kalmadı, onlarla işi çoktan bağladı, onlar gelsin bize yeter. Elin İngilizini veya Almanını, Rusu ne yapalım. Onların yerine din kardeşlerimiz gelsin…


ZİRVEDEKİLER

Başaran Düzgün: “Boşverin Kıbrıs sorununu, içimize dönelim, evin içini düzeltelim diyenler için tam da istedikleri bir ortam oluştu. Evimizin içini düzeltelim derlerken bir takım ‘idari ve iktisadi’ reformlar yapalım diye kastediyorlar. Evin mülkiyetiyle ilgilendikleri yoktur. Limanları özelleştirelim, elektriği devredelim, telekomünikasyonu yerle bir edelim. Politikacıları da hizaya getirip adam edelim ki her ne istersek yapsınlar. Biz de keyfimizi sürelim…”.


DİPTEKİLER

Uyuşturucu Ve Trafik: Yıllardır verilen varolma mücadelesinde bu kadar ölüm ve ızdırap çekmedi bu toplum. Vatan ve özgürlük için şehitler verdik. Tam artık kurtulduk, özgürüz derken, bu kez de uyuşturucu ve trafiğe teslim olduk. Son bir haftada üç canın gittiği kazalar ve yakalanan kilolarca uyuşturucu. Rumun yapamadığını biz kendimize yapıyoruz ne yazık ki…