Son günlerde “Enosis plebisiti ve kapı çarpma” olaylarıyla başlayan kriz aslında “çözüm olması halinde nasıl olaylarla karşılaşabileceğimizin uyarısı olmalıdır. Yani çözüm her iki tarafa da ne cenneti vaat ediyor ne de istikrarla huzuru! Sonuçta “neden dünyada federasyonlar dağılırken yerlerine yeni devletler kuruldu” sorusuna cevap vermek gerekir ki bir gün Kuzey’in yeniden “siyasi yönden şekillenmesi” için planlanan çözümün mutlak “barış” olmadığı kabul edilsin!
Yani deve kuşu olmaya hiç gerek yoktur! Bugün çarpılan kapılar, enosis için alınan kararlar, yarın Elam’lı Rum Kurucu Devletinde Sn. Akıncı’nın da kuşku ile seslendirirken “yarın karşımızda bir Elam görmek istemeyiz” deyişine nazire, daha şimdiden düşünülmesi gereken olası krizlerin belirtileridir!
Buna karşın: “pekala ne yapabiliriz, ilanihaye çözümsüzlüğü taşıyarak nereye varabiliriz? Ambargolar altında tanınmış devlet olarak ne kadar gelişebiliriz” sorusunu da sormak gerekir çünkü bir realitedir!
YANLIŞ İMAJ: “Korkunun ecele faydası yoktur!” Geleceklerden korkanlar “şimdiki zamanı” da kurtaramazlar! Kaldı ki küçük adada biri Kuzey’de diğeri Güney’de iki etnik halk olarak yaşarken, barışçı bir anlaşmada buluşmak zorundayız.. Bu zorunluluk bizim kadar onlarındır da! Mesele de zaten budur ve bu müzakere sürecinin en beğenmediğimiz tatsız yanı da budur! Kısaca kendimizi “çözüme mecbur, olmazsa olmaz, bu uğurda her türlü ödünü verecek kadar müsait bir toplum olarak lanse ettik, masaya da bu imajı çakarak oturduk!”
Bu bir siyasi zafiyetti ki başından beridir bunu söylüyoruz! Nitekim “asıl mağdur ve mazlum olması gereken taraf Türk tarafı olmalıyken; masaya 1974’de “mağdur ve mazlum duruma düştüğünü iddia eden Rum tarafını her yönden tazmin ve tatmin edecek bir “suçlu” gibi oturduk!”
Ki hatırlamakta yarar vardır. “şehitlerimiz, mezarlarımız, akıtılan kanlarımız” diyerek sürekli konuşmalar yaptığı, sürekli Rum tarafının Türk halkına yaptığı mezalim ve kıyımı hatırlattığı için bazı çevreler rahmetli Denktaş’a çok kızıyor, bu faşist tutumla barışı sağlamak mümkün değildir” diyorlardı da Denktaş, “ölene kadar söyleyip hatırlatacağım” diyordu! Yerden göğe kadar da haklıydı: 1963’lerden beridir bu adada ezilen, horlanan, öldürülüp topluca mezarlara konulan, hayat hakkı elinden alınmak istenen Türk halkıdır…
Fakat Türk halkı masaya yazık ki bu “mağduriyetle” oturmadı! 1974’de Rum tarafının vatanımdır dediği Kuzey’i, Türk askerinin istila ettiğini, kurtarılması gerektiğini savunarak oturdu! Hâlâ müzakere süreci bu minval üzere devam ediyor…
Neyse ki Rum Temsilciler Meclisinde “Enosis Plesibitini” kutlama ve okullarda ders haline getirilme gibi kararlar alınmaktadır ki bu adada kiminle “barışçı çözüm” arayışında olduğumuzu anlayalım!
DEVLET DURDU: (MUTLULUK ARTTI!)
Devletin çarkları dönmüyor. Hemen her “organda bir tıkanma var. Özgürgün hükümetini işaret ederek “suçlu ayağa kalk” da diyemiyoruz çünkü 2015’lerden beridir gelip giden CTP’li koalisyon hükümetlerine karşın sürekli aşağıya doğru ivme kayması oluyor! Bir ülkenin hükümeti yavaşladı mı memleket durur! İşte o durgunluğu yaşıyor ve olasılıklara sığdırılmış “belki’li” umutlarda söyleniyoruz.
Belki döviz vurgunu sona erer! Belki artan üretimle birlikte ihracat artışı da gerçekleşir! Belki TC-KKTC Mali ve Ekonomik Protokoller kapsamında “özelleştirilecek” Bazı kurumlarla yeni bir ekonomik atılım gerçekleştirilir! Belki Hürriyet gazetesinin “KKTC’i keşfet” kampanyası tutar da bu yaz mevsiminde turizmde patlama olur! Belki Türkiye’de artık ne olacaksa olur da Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın kapısı çalınarak daha çok para akışı sağlanır!
Hatta! Belki çözüm olur, yeni bir sosyoekonomik açılımla Kuzey Türk Kurucu Devleti, bu kez AB’li oluşu ile o büyük değişimi gerçekleştirecek seferberliği başlatır!
YOKSA: Bu gidiş iyi gidiş değildir. Çünkü artık Bakanların bile yapacak işleri kalmamış sanki bu ülkede trafik kazalarına altmış beş yaşını geçmiş sürücüler neden oluyormuş gibi “sağlık kontrollerinden geçsinler” fetvasında abuk sabuk işlerle uğraşıyorlar!
BUNLARA KARŞILIK: “Göç Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi gerçekleştirdiği anket sonucunda “KKTC’de yaşam ne derece yaşanılabilir” sorusuna 10 üzerinden 6.01 puanlık cevap alırken; yine hayret, insanlar mutlu ama! Hem de “toplumda işlerin hiç de iyi gitmediği kabulünde!”
Hem “yaşanamaz” hem “mutlu olmak” da neyin nesi diye şaşmayın yani! Nitekim: Padişahın hazinesinde de maaşları ödeyecek zırnık akçe kalmamış çağırmış sadrazamı emretmiş: “Bastırın vergiyi!”
Bir süre sonra da tebdili kıyafetle Sadrazamı halkın arasına salmış, izlenimini sormuş: “Padişahım demiş Sadrazam, insanlar dokunsanız ağlayacaklar! Vergilerden dolayı ağızlarını bıçak açmıyor, şikâyetçiler!
Padişah bir vergi daha bastırmış. Durum yine ayni halk perişan! Bir daha, bir vergi daha derken, bir gün Sadrazam, “aman padişahım demiş, halk yollarda, sokaklarda, evlerde şakır şakır oynuyor, gülüyor, coşku gırla! Padişah işitince bunu bir anda ciddileşmiş, “tamam” demiş adrazamına, demek ki vergiler ve halk kıvama geldi, artık yeter!
Tabi bu halk her şeye karşın mutludur! Yürümezse at ne yapsın? Gir oyna çık oyna!
KISACA TAKILDIĞIM: (SU GELDİ AMA TAASARRUFA DEVAM!)
Geçtiğimiz gün Otomatik sulamanın KKTC’de gelişmesi ve tanıtılması için bir seminer düzenlendi. Düzenleyen sulama ile ilgili pompalar satan bir firmaydı.
Haberi okuduğumda güldüm. Çünkü yarım asırdır bu ülkede “suyu tasarruflu kullanın” çağrıları vardır! Doğrudur da üstelik. Çünkü bu kurak çorak adada su nerde?
Fakat TC’den milyonlarca metreküp su akar Türk de bakarken, bu topraklara hâlâ “gıdım gıdım” su vermenin sistemleri anlatılıyor bu konuda seminerler yapılıyorsa sormaz mızınız? Bu su TC’den niye geldi?
































