Sil baştan başa döndük yine.
Geride bıraktığımız yüz yıla.
Üstelik onun da ta başına.
Dünyanın kanla ve zulümle şekillendiği Birnci Dünya savaşına.
Dünya yeniden şekilleniyordu da Akdeniz’in ortasındaki bu “adacık” ne olacaktı?
Yunanistan’a mı bağlanacaktı yoksa ikiye mi bölünecekti?
Plebisit (Enosis) mi yapalım yoksa ortadan ikiye mi bölelim?
Önce tartışıp durduk.
Sonra kan akıtmaya başladık.
Binlerce insanımızı öldürdük.
Her defasında “biz kazandık” diye sevindik.
Ama her defasında O kazandı.
İngiliz emperyalizmi.
***
Ve hala kazanan odur.
Bu küçücük adada-adamızda toprğı var.
“Egemen üsleri.”
Kapısından bile giremiyoruz içeri.
İstediğinde uçaklarını kaldırıp Irak’ı bombalıyor, istediğinde Suriye’yi.
Asker sevk edip Afganistan’ı işgale gidiyor.
Nükleer silahlar depolayıp tüm çevreye korku salabiliyor.
Londra’da oturup da 4 bin kilometre ötesini idare ediyor.
Yani bizi.
Hepimizi.
Enosis isteyenimizi de Taksim’e gönül verenimizi de.
Birleşik Kıbrıs diyenimizi de “böyle kalalım” diyenimizi de.
***
Hiç dikkatinizi çekti mi, liderler onca pazarlık yaptı, bir taraf “sıfır asker-sıfır garanti” dedi, diğer taraf “garantisiz asla olmaz” diye diretti de “egemen İngiliz üsleri” asla gündeme gelmedi hiçbir zaman.
Birileri çıkıp da “benim toprağında ne işin var” demedi, diyemedi.
Ötesi, O hep çözüm için yardım istenen ve adeta yardım dilenilen tarafta oldu.
Masanın bir köşesinde oturup da bıyık altından güldü yaptığımız kavgalara.
Eminim Enosis kavgasının hortlamasına katıla katıla gülüyordur.
Çünkü bu kavga sayesinde hala bu topraklardadır.
***
Aslında “batmayan bir uçak gemisidir” bu küçücük adacığımız.
Biz de onun sadık mürettebatı.
Mürettebat arasında çıkan kavgalara bakmayın siz.
Her daim batmayan uçak gemisi olmaya devam edecektir biz akılsızlar sayesinde…
































