Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Zamanın Kirli Hafızasında

Buz, kırılamayan yargıların yanında yumuşuyor, eğiyor usulca başını. İçimde okul kaçağı bir çocuk suçlu bakışlarını kuşanarak buz tutmuş yargılarının içinden geçiyor. Yollar açılıyor – kapanıyor, yollar buz tutuyor. Ne takoz, ne zincir yetmiyor önlemeye düşmeden alabilmek için yollarını… Tüm tabelalar soğuk karşısında susuyor, karşıma çıkan her tabela başını çeviriyor… Kaygan yollarda düşme, virajı alamama, sağa sola çarpma tehlikesi var. Yollarda soğuktan uyuma, donma ihtimali var… geçmişten miras yargılarım ilmeğe geçirdiğim iki heceyi mahkemeye çıkarıyor.

 

Özgürlüğümün ifade şekli şangur – şungur bir vuruşla gözlerimde kırılıyor… Buz gibi bakıyorum, buzun kendisi olduğumu farketmeden.. Kendi yargılarımı, kendi ellerimde betonlaştırıyorum. Elini uzatan herkes yanmakla donmak arasında bir noktada kalakalıyor. İçimde geçmişten gelen yerleşik duygular yer etmeye devam ediyor, söküp atma çabalarıma rağmen. Yer açıyor korkularım, bağrıltılrım, endişelerim, içim sıra.. Buz eğiyor başını mağlup bir çocuğun sıcak gözyaşlarına. Haberlerde çocuk ölüleri, yaralılar, soğukta ölenler, evsizler, yurtsuzlar, katiller, tecavüzcüler çoğalıyor..

 

Biri ateşini kesiyor, acılar en büyük ateşini döküyor yalancı ateşkeslerin ardından.. Birileri dünyanın gözü önünde yalancıktan kavga veriyor. Kimse çocukları yaşatmak için tek adım atmıyor. Ölüyor çocuklar, büyüklerin büyümüş egolarının karşısında… Yüzyıllardır çocuk ölüleri donup duruyor zamanın kirli hafızasında…

 

Buz, avlularda ağaçlara, çiçeklerde saksılara, şehirlerde, köylerde evlere, duraklara, aşklara, kedilere, romantiklere, kimsesizlere, üşüyenlere, delilere… yağmaya devam ediyor. Herkes yağmurunu kendi yaşamıyla algılıyor… Kimi donuyor soğuktan,kimi sıcak odada şöminesine odun atıyor. Kimi sevişiyor yağmur sesiyle, kimi sığınacak bir saçak altı arıyor.. Bense buz tutmuş  yargılarımın içinde yürüyorum. Kah yağmur, kah güneş eşlik ediyor soğukluğuma. Yürüdükçe yaşamımdaki çocuklar beliriyor karşımda.. Burnu soğuktan şişmiş bir oğlan çocuğu hiç aralık vermeden içinden bir isim sayıklıyor..

 

Uğuldayan bir rüzgar esiyor oğlanın omuzlarında.. Kente bir donukluk çöküyor… Bir kedi yavrusu kuytulara gizleniyor… Buğulanmış camlar sevgisiz bir nefes gibi boğuyor odaları. Sokak lambalarına üşüşen kelebekler telaşla kanat açıyor… Bölünmüş ve ölünmüş bir kimlikle yürüyen gece buzdan bir ses olup çıkıyor kentin karşısına.Kentin üstünden hayali bir kuş sürüsü yüreğimde sakladığım iki heceli isme kanat çırpıyor.

 

Buz, kırıp geçiriyor kentin sokaklarını.. Arabaların egsozları yalıyor paçalarımı.. Islak paçalarım, anımsıyor çocukluğumun kibritçi kız masallarındaki yalancı bir dünyanın sahte sıcaklığını. Iki ayrı dünyanın soğük ve sıcağını. Hayallerin yetmezliğiyle, buz; zincirlerime yenisini ekleyerek her bir düş kırığımı bağlıyor birbirine. Bunca soğuk, bunca donmuş, bunca yargı içinde bu kentte adın yazılı “senin” her semtte… İçimdeki kalıplar adına dönüşüyor. Adın ki adım adım içimde yürümekte.. adınla yargım, adınla adım, adım adım benleşmekte. Yolcuların otobüs biletlerinde, kesilen telefon görüşmelerinde, yitik telefon defterlerinde yüzün bir buz parçası olup çiziyor günümü orta yerinden.  olta atan balıkçının beklentisine, köylü kadınların yemenisine fırından yeni çıkan  bir çöreğin kokusunda çoğalan adın, buz tutmuş kış soğuğunda doğan çocuğü üşütüyor Buz tutmuş geceyi delerek yüzün uzatıyor başını geceme… Benim gecem bir başka zamanda, bir başka yerde belki de kendinden bile habersiz rüzgarıyla esiyor. bir başka mevsimden gelirken geldiği yerlerin tozunu, pusunu, pisini de getiriyor. Cümlelerimin parantezinde, virgülünde, ünleminin her bir aksinde, bitişinde, birletiricisinde, zamirinde, yükleminde, öznesinde bağlacında gizlenen her soğumuş harfinde adın kazılı senin.

 

İçimde nicedir buzdan bir ateş. Donmakla yanmak arasındaki ince çizgide gezinmekte…