Tutun ki 1820’lerden beridir adadaki Rum halkı ile Yunanistan arasında içinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın başlarına dek uzanan bir idealleri vardır. “Varlığımıza kastettiği” için saygı duymasak da dünyadaki onca değişime karşın değişmeyen bu ideayı inatla sürdürmelerini takdir etmemek mümkün değildir! Çok kısaca Ortodoks kilisesinin başı çektiği bu mücadelenin hedefi önceleri Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. şimdilerde Türk halkını “yok sayamayacaklarını” anladıklarından adanın egemenliğine oynuyorlar.
Bu gerçek tutun ki yıllardır süregelen iki halk arasındaki müzakerelerin de mihenk taşını oluşturmaktadır. Çünkü tüm çözüm modelleri Rum halkının mülk ve nüfus çoğunluğunu gözeten içeriklerle hazırlanmışlardır! Bu gerçeğin en açık seçik örneklerini, 1977-79 BM’ler Doruk Anlaşmaları, Gali Fikirler Dizisi, Annan planı gibi anlaşmalarda görmek mümkündür.
Kaldı ki “Ban Ki Moon planı” olmasa da Eide’li BM’lerin iyicene ağırlığını koyduğu şu son “çözüm planında” oluşturulmaya çalışılan Federal sistem de ne öyle iddia edildiği gibi iki halk arasında siyasi eşitliği gözetmektedir ne de hakçasına bir paylaşımı içermektedir. Aksine Güney’e göçtükten sonra kendini tüm dünyaya toprakları işgal edilmiş, malı mülkü yağmalanmış mazlum ve mağdur bir toplum olarak lanse etmektedir! Müzakere masası da Rum halkının bu “mağduriyetini” bertaraf etmek için kurulmuştur, bunu kabul etmezseniz BM’ler ve AB’nin de bulaştığı sorunla ilgili zokayı kemali afiyetle yutar, sonra da sudan çıkmış balık gibi çırpına çırpına Allah’ın rahmetine kavuşursunuz! (Nitekim Mont Pelerin bozgunu, Türk tarafının Rum-Yunan ikilisinin arsızlıklarına ve ada üzerine sermek istediği egemenliğine karşı çıktığı için yaşanmıştır.)
KKTC’YE (BİZE GELELİM.) Rum tarafının neyin peşinde olduğunu biliyoruz! Geçen gün de yazdımdı. Pekala başta Ankara payitahtı olmak üzere mesela KKTC’yi nüfusunun anca yüzde dokuzu gelip gören, hâlâ Türkçe konuşup konuşmadığımızın şüphelerini taşıyan (ki 1960’larda da öyleydi) Türkiye ve halkı, adada hangi stratejik hedefin politikasındadır? Mesela yol haritası yaptığı bir Kuzey Kıbrıs Türk Kurucu Devleti haritası oluşturdu mu?” Nasıl bir çözüm istediğini var mı bilen? Söylenen şudur ama: “Siz çözeceksiniz!” (Biliyoruz ki kerhen söylenen bir sözdür!)
Bize bakalım: “İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, TC’nin garantisini içeren bir federal çözüm” dedik ama müzakere sürecine bakıyoruz, Rum’un salvolarını bertaraf etmekten öte bir gailemiz yok! Anastasiadis isteyecek biz uygunsa vereceğiz, değilse “hayır” diyeceğiz… Bugüne kadar bu minval üzere geldik ve halâ aynen öyle devam ediyoruz! Kısaca: Eğer masaya bir daha dönersek ki umut yok Federal devlette Rum’un oyuncağı değil, ortağı olduğumuzu ve öyle kalacağımızı kafalarına iyicene sokarak başlamalıyız konuşmaya…
İRADESİNİ KULLANMAYAN KURUMLAR!
Ne her zaman toplumsal yargılar doğrudur ne de eylemleri halk iradesini yansıtmaktadır! Fakat eğer halkın günlük hayatına bir “felâket tellalı” gibi oturmuş, kazalarıyla ölümleri olağan hale gelmiş, bu nedenle halk arasında adı “ölüm yolu”na çıkmış bir “tehlikeli güzergâh” yılların yakınmalarına karşın öyle geldi böyle gidiyorsa.. Bin defa düşünmemiz gerekir çünkü bu somut gerçek ülkede halk iradesiyle devlet iradesinin örtüşmediğinin ispatını çakar! ÇÜNKÜ: “Kurumlar” çalışmıyor, inisiyatif yüklenmiyor, karar veremiyor, sorumluluk almıyorlar..” Ya oturdukları makama uygun görevliler değiller veya korkuyorlar! Ya da “bana ne” düşüncesinden öte düşünceleriyle vizyonları yoktur!
OLAY KKTC’NİN AYNASIDIR: Söz konusu yol Mağusa’daki hastahane yoludur! Ki bir yılı aşkın süredir az ilerisine çift şeritli, bariyerli, çemberli, bulvar gibi yeni bir yol yapıldı ama kullanan yok! Söz konusu yolda ise ölümlü kazalar oldu! Her gün arabalar çarpışıyor, yaralanmalar oluyor! Haftada üç dört gün gazetelerin sayfalarında bu yolda yaşanan trafik kazalarının fotoğrafları yer alır! Fakat bu yol:
Halkın şikâyetine karşın! Medyanın sürekli yayınlarına, uyarılarına karşın! Sorunun çözülmesi için eylemler yapılmasına karşın!.. Yıllardır bu yolda ısrarla ve inatla ne bir tedbir alındı ne de alınacağı konusunda fiskelik bir laf söylendi! OYSA: Eğer bir ülkenin kurumları halkı ile bütünleşmez, “siyasi irade” halkını kapsayacak şekilde gelişmezse; “devlet” hantal ve işlevsiz organlarıyla çalışamayan, için için kendini yiyen kanserli bir organizmaya dönüşür..
Tuhaftır ama o “ölüm yoluna” her baktıkta KKTC gelir aklıma! Yığınla makam var ama iş bitiren yok!
KISACA TAKILDIĞIM: (BEREKET Mİ KISIRLIK MI?)
Yıllar önce KKTC’de galiba 7 siyasi parti oluştuğunda serzenişte bulunacak oldumdu, siyaset dünyamızın insanları potinleriyle ağzıma girerken “iyi ya işte, memlekette çok partili demokrasi vardır ve işlemektedir” dedilerdi! Anlamadımdı çünkü nüfusumuz bugünkü kadar bile değildi bu insanların parti kurmaktan başka yapacak işleri mi yoktur diyerek karnımdan konuşur oldumdu!
Ha, o geçmişte “büyük partiler” bölünür, “küçükleri” doğururlardı! Şimdi amipler gibi küçükler bölünüp, küçücük küçücük oluyorlar!
Bu kez sahnede bir devrelerin “köylünün, çiftçinin, iççinin, memurun, polisin partisi” sloganı ile daha ilk seçimde iktidara konan TKP var! TDP’den koptular ama tutun ki ayni yumurta ikizleri, tek farkları artık kimin partisi olduklarını kendilerinin de bilmemesi!
Ne diyelim. Yaşasın memlekette çok partili rejim var ve çatır çatır çalışıyor mu? Hadi öyle olsun!
































