Türkiye’nin Güneydoğu politikasını şöyle böyle biliyoruz. Biliyoruz ki “misak’ı milli sınırlarını” değiştirecek özerk yapılanmalara izin vermeyecektir.
Türkiye’nin AB karşısındaki tutumunu da biliyoruz. Daha dün bu konuda Üst yöneticilerden yapılan açıklamalarla öğrendik ki “AB’nin TC ile üyelik ilişkilerini askıya alma kararı Türkiye için yok hükmündedir!”
Türkiye’nin beğenmesek de Suriye politikasını da biliyoruz Irak politikasını da.
Türkiye’nin Amerika ve Rusya ile olan politik ve ekonomik ilişkilerinin de yabancısı değiliz…
KISACA: Türkiye’nin fiilen sürdürüp götürdüğü bazılarının çok tartışmalı bazılarının ulusça kabul gören dış ilişkilerini, politikalarını yakından izlemesek hatta izlemek istememiş olsak da onlar “hemen her gün medya aracılığıyla en taze haberleri ve gelişmeleriyle bircik bircik önümüze dökülmektedirler.
FAKAT: Hayret bir şey! “Türkiye’nin Kıbrıs politikası nedir, adada kendi çıkarını da içeren nasıl bir çözümden yana olduğunu bilmiyoruz!” Olası çözümde nasıl bir Kuzey Türk Kurucu Devleti yapılanması istediğini bilmediğimiz gibi!
Kaç zamandır müzakerelerin Mont Pelerin’e taşınan son raunduna Ankara’nın tabi ki kayıtsız kalmayacağını düşünürken, “öyleyse nerede” diye sorar duruma düştük! Ne bir açıklama ne haber ne değerlendirme! Sadece “müzakereleri destekleriz” lafı! Öyle de olunca artık günlük malzemesi Erdoğan üzerine endeksli olan Türkiye medyasından da tıs çıkmadı! Sanırsınız Ankara, “siz sorunu aranızda çözün sonra bize haber verin” demiş gibi! Her ne kadar zaman zaman Dışişleri Bakanı ile KKTC’den sorumlu koordinatörümüz Lefkoşa payitahtına uğrasalar da açıklamaları Kıbrıs siyasi sorununa Türkiye’nin politikasını yansıtmaktan çok uzak kalmakta! Tabi Sn. Akıncı ile elbet görüşülmekte, ortak stratejiler saptanmaktadır ama bu konuda da çok emin olamıyoruz!
ÇİPRAS FAKTÖRÜ: Tutun ki Ankara kendi ülkesel sorunları ile sınırlarının hemen ötesinde olagelen savaşlar nedeniyle Kıbrıs sorununa yeterince odaklanamıyor. Veya “nasılsa adada varım” diyor! Fakat Mont Pelerin’de son sözü Erdoğan yahut Çavuşoğlu veya Yıldırım söylemiyor. Yunanistan başbakanı Çipras söylüyor! Üstelik müzakerelerin sonucunu da Rum-Yunan ikilisinin çıkarlarına uygun stratejide tayin ediyor! Buna karşılık Ankara’nın sesi yine işitilmiyor!
Tabi ki Türkiye’nin bu suskunluğunu müzakerelere ilgisizliğinin değerlendirmesine koymuyoruz. Fakat Ankara’nın neden müzakereler süresince baş aktör olması gerekirken, seyirci rolü oynadığını anlamadığımızı da yazmak zorunda kalıyoruz.
SUYA DA DÜŞMANLIK MI OLURDU? (İŞTE KURAKLIK MÜJDESİ!)
Bütün işaretler, konunun uzmanlarının yaptıkları açıklamalar bu yıl KKTC’nin “kurak bir kış mevsimi” geçireceğini haber veriyor. Tabi ki kuraklığın yabancısı değiliz.. Osmanlı döneminden beridir tarih kitaplarına bile kayıtları düşmüşlükte, bu adada nasıl yıllar boyu kuraklıkların hüküm sürdüğü de malumumuzdur!
Tabi bizim maruzatımızla serzenişimiz “doğanın Kıbrıs adasına uygun gördüğü için sürdürdüğü kuraklığına da değildir!” Sümme haşa, Allah’ın işine karışmak ne haddimize!
FAKAT! Allah insanı kaderini saptayan tek akıllı mahlûkat olarak yarattı. Ve bu insana bahşettiği akıldır ki gün geldi, adadaki kuraklığı yenmek ve Kıbrıs Türk halkının susuzluk kadersizliğini değiştirmek için TC’den “asrın projesi” denen bir büyük teknoloji harikasıyla deniz altından borular döşenerek Anadolu’dan Kuzey’e “billur sular” akıtıldı!
Soralım ama: Var mı dünyada kuraklığı, susuzluğu gidermek için deniz altından döşenen borularla akıtılacak suya “hayır” diyen tek bir akıllı insan?
Evet var! Kıbrıs Türk insanı!” Daha o su gelmeden “ne paranı ne askerini ne suyunu istemeyiz” diyen nev’i şahsına münhasır “insan tipidir” bu! Aylarca değil, yıllar yılı tartışmaları yapıldı. Su geldi aktı devam etti o tartışmalar hâlâ devam etmekte!
OYSA: Eğer TC’den gelen suya inanılsaydı, Türkiye’ye yönelik düşmanlık kokulu politikalar yerine KKTC’nin çıkarları savunulsaydı ve bu inançla ulusal çıkarlar daha su gelmeden hükümetlerin politikalarında tüm Kıbrıs Türk halkına mal edilecek bir “plan program” dahilinde sadece çeşmelerden değil akacak olanı değil, toprağı da sulayacak şebekeleri zamanında oluşturulsaydı, bugün bu memleketin tarımcısı hayvancısı yağmurun yağmasını beklemezdi!
Suya karşı çıkmakla, KKTC’nin bir yılı daha kuraklığa kurban edildi! Oysa kazanılsaydı 2017 yılı Kuzey’in bereket ve istikrar yılı olabilirdi!
Ne diyelim? Hesabını bilmeyen öküz senede bir çift boynuzdan olur! Bizim akıllı mahlûkatlarımızdan dolayı her gün!
KISACA TAKILDIĞIM: (NEDEN ET GÜNEY’DEN DAHA PAHALI?)
Memlekette uzun süredir büyük bir seferberlik vardı. “Kaçak et sorununa nasıl çare bulunabilir!” Nabızlar tutuluyor, insanlara mikrofonlar uzatılıyor ve neden Güney’den Kuzey’e onca cezai müeyyidelere ve denetimlere karşın et kaçırılmasının nedenleri soruluyordu? Üstelik şaşkınlıkla! Çünkü bu Kuzey’de hayvan da var, et de var, kasap da var! Üstelik üreticilerden okkayla aldıkları hayvanı, kasabın çengeline asıp kiloyla satmacasına!
Sonunda buldular ama: Artık niçin Güney’den Kuzey’e et kaçırıldığını öğrendik. Meğer orada (budala insanlar) kasaplık canlı hayvanı hâlâ kilo ile alıp kilo ile sattıkları halde et Kuzey’den çok daha ucuzmuş! Milletçe işittiğimizde bunu, bir şaştık, bir şaştık! Üstelik demezler mi? Hem hijyen yönünden daha iyi hem kaliteli!” Bu kez daha çok şaştık! Şimdi yetkili ve sorumlular araştırıyorlar: onca teşvik, onca destek! Uğruna bakanlık kapılarının bile kırılmasına gösterilen onca toleransa karşılık, bu et Kuzey’de neden halâ Güney’den daha pahalı?
































