“Biz” yahut “bizler” diyorum. “Gazeteci” olmak için başlamadıktı gazetelerde yazmaya.. Kıbrıs Türk halkının bir davası vardı. Kimileri liderdi önde koşturan, kimileri er… Kimileri güzel konuşurdu, “bu vatan sıradağlar gibi” diye nutuklar atanlardı onlar.. Kimileri derneklerle birlikler kuran yaman örgütleyiciydiler.. Ve kimileri iyi yazardı, onlar da mesken tutarlardı basını.
ŞAŞIRMAYIN: Hani derler ya “her şey vatan içindi.” Öyleydi vallahi.. Çünkü “Kıbrıs Türk toplumunun Dr. Küçük’ün ifade ettiğince bir “bekâ sorunu” dolayısıyle bir davası vardı. En azından Rumlar kadar ezilmeden, horlanmadan, itilip kakılmadan, “insanca yaşam” gailesi vardı..
Gasp edilmiş haklar vardı alınması gereken.. Çiğnenmiş haklar vardı kurtarılmayı bekleyen.. Dahası yetişen gençlerimiz için daha iyisinin daha güzelinin sağlaması gereken gelecekleri vardı..
Kıbrıs Türk insanı tümüne birden “dava” dediği bu sorunları için mücadele ederdi. Biri üretir, biri taşır, biri dağıtır, biri yaratır, biri yoğurur, biri pişirir, biri örgütlerdi.. Arılar karıncalar gibi…
Biz buna “ruh” derdik! Olmazsa eğer “dava” da olmazdı.. Bu nedenle davaya katkısı olsun diye yazmaya başladıktı gazetelerde. Söyleyecek, savunacak, savaşılacak davamız olduğu için tabi..
BAŞARDIK MI? “Ben” başarıldığına inanıyorum. Artık Kuzey Kıbrıs Türk Devleti bir gerçektir. Çözüm olsa da olmasa da. Ve 43 yıldır da o “dava” dediğimizin mücadelesi sonucu “özgür ve egemeniz.” Bu nedenle olası bir çözüm zaman zaman korkutsa da beni, sağduyumun sesini dinlerim.. “Ne kötü günler yaşadıydık bu adada. Ne büyük felâketlere duçar olduyduk!” Bakın ama şimdi devletimiz de vardır Kıbrıs Türk halkı da.. Hem de tüm organlarıyla. O kadar vardır ki Güney Rum Devleti Kuzey Türk Devleti ile barışçı çözüm anlaşması yapmak için kaçıncıdır masaya oturmakta. Hem de BM’ler, AB katılımlarında. Demek ki “dava” için yıllardır süren mücadele hedefine vardı. Şükürler olsun.
*** İKİNCİ PERDE AÇILIRKEN: “Şükürler olsun” diyoruz çünkü şu anda Mont Pelerin’de sıradan bir toplum olarak değil, halkının seçtiği Cumhurbaşkanı ile bir “devlet” olarak varız. Müzakere masasında Güney Rum Devleti ile eşit koşullarda, BM’lerce ayni yetki ve sorumluluk kriterlerinde “Kıbrıs’ın geleceğine” yönelik pazarlıklar yapıyoruz..
En az Rum tarafı kadar söz hakkına sahiplikte, “eşitliğimizi, haklarımızı, vatanımızı, sınırlarımızı, güvencemizi konuşuyoruz! Hatta Anastasiadis’li Rum tarafına şunu söyleyebiliyoruz: “Eğer bu çözüm fırsatını da kaçırırsan talihine küs, herkes kendi yoluna dönerken bir daha görüşeceğimiz böyle bir masa bulamazsın!”
Düşünüyorum da hani şu yukarıda “dava” dediğimiz dönemlerden geçerken, hayal bile edemezdik böylesi bir siyasi büyüklüğü..
KIYMETİNİ BİLMELİYİZ: Bütün olay da budur! Zar zor ve canlar kanlar pahasına kurduğumuz bu “devleti” eğer Mont Pelerin’de kalıcılığı ile perçinlemezsek tarihi bir gerçek yeniden tekerrür edebilir. “Korkuyoruz” dediğimizi işte buna bağlıyoruz: Hani hep söylenir ya “Türk savaşta kazanır masada kaybeder!”
FAKAT: Yarım asrı aşkın süredir mücadele ede ede vardığımız bu “devlet oluş” mertebesinde geleceklere güvenle ve barış içinde yürümemiz için Mont Pelerin’de de tartışıp kabul ettirmemiz gereken bir “davamız” olmalıdır.
Bir: Bu çözüm Türkiye’nin, Türk halkının garantörü olmadan olmaz!
İki: Bu çözüm Kuzey’in Rum tarafınca şu veya bu şekilde veya AB müktesebatınca delinmesi halinde yine olmaz!
Üç: Bu çözüm nüfus ve mülk çoğunluğuna bakılmaksızın, “iki devlet arası siyasi eşitlik ilkelerinde olmazsa” yine olmaz!
Dört: Eğer iki Kurucu Devlet’i birbirinden ayıran sınırlar bugünkü mevcut sınırları aşarak “kantonlar ve girintili çıkıntılı düzenlemelerle oluşturulursa hiç olmaz!”
Mont Pelerin’de bu “vazgeçilmezlerin” nasıl savunulacağını yahut savunulamayacağını elbet bilemiyoruz. Kaldı ki Rum tarafından da umut verici haberler işitilmiyor! Özellikle Anastasiadis’in Atina’da Çipras’la yaptığı görüşme sonrasında TC’nin garantörlüğüne yönelik “düşmanca” kelimesiyle ifade edeceğimiz açıklamaların yapılması çok umut kırıcı! Kaldı ki görüşülecek olan “topraktır” ve başından beridir “müzakeresinden korkulduğu” için en sona bırakılması bir yana, bu konuda uzlaşıya varılacağını söylemek de o kadar kolay değildir…
BİZİM CEPHEYE GELİNCE: Annan planı öncesi siyaset atraksiyonları bu kez de tekrarlanıyor! Bazı örgütler artık açıktan “nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun” diyorlar. Bunlar AB’nin şu 33 milyon yuroluklarından! Kabiliyet ve cibilliyetlerine göre değil, ceplerine giren eurolara göre davranıyorlar.
Asıl hayret edilecek olansa muhalif siyasi parti Başkanlarımızın bir kez daha Rum’un dümen suyuna düşmeleri! Nitekim Güney’in kaşarlanmış Akel gibileri sadece bir göz istemiş olabilirdi. Bizim çiçeği burnunda, henüz “politikanın” ne olup ne olmadığını bile öğrenme fırsatı bulamayan muhalif sol Parti Başkanları iki gözlerini de feda ettiler Güney’e! Üstelik Sn. Akıncı’nın “müzakerecilik alanına tecavüz ederken, masada siyasi manevra kabiliyetini dumura uğratarak!
SONUN BAŞI DEĞİL. Öyle de görünse müzakereler başarısızlığa da uğrasa yeniden başlar! Bu adada iki halk yan yana yaşadığı sürece bu çözüm arayışları hep sürecektir..
































