Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Kıbrıslı her yerde Kıbrıslıdır

Kıbrıslıların karakargalar gibi birbirlerine benzediklerine bir kez daha tanıklık ettim. Daha yolda giderken ve Brüksel’de bulunduğumuz iki gün içinde daha önce gidenlerin yenilere nereleri ziyaret etmeleri gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunduklarına kulak misafiri oldum. Genellikle konuşmalar lokantalar etrafında dönüyordu. Hangi lokantanın nesi ünlüydü, neyi nerede yemek hem daha ucuz ham daha lezzetli olur. Ünlü Belçika çikolatalarını nereden satın almak gerekir. Birilerinin de müzelerden, konser salonlarından söz ettği kulağıma çalınmadı. (Rumlar bile Brüksel’i pahalı bulmuşlarsa, varın siz bizim halimizi tasavvur edin.)

Resmi konuşmalardan sonra bir salona konser dinlemeye davet edildik. Avrupa Parlamentosu (AP) başkanından sonra Komisyon Başkanı Jean-Claude Junker de bir konuşma yapmıştır. Martin Shulz’un söylediklerine paralel şeyler söyleyen Junker, krizlerden kurtulmak için “kararlılık, azim ve sebat” göstermek gerektiğini vurguladı. Liderler bu ilkelere uygun davranırlarsa Kıbrıs sorunun çözülmemesi için bir neden görmediğini dile getirdi.

Büyük başların arkasından biz küçük başlar da sergiyi gezdik, dağıtılan kitaplardan birer tane aldık ve konser salonuna doğru harekete geçtik. Sonradan öğrendiğimize göre, getirilen kitaplar konuklara yetmemiş. Özellikle Rum kayıp yakınlarının epeyisi kitap alamadı. Onlara daha sonra gönderilmek üzere adresleri kaydedildi. Şimdiye kitap kendilerine ulaşmş olmalı diye tahmin ediyorum.

Konserde “Kıbrıs Genç Yaylı Çalgılar Solistleri”nin programını dinleyecektik. Gençleri bir araya getiren keman ustası ve pedagogu Matheos Kariolou idi. Kendisi halen Avusturya’nın üçüncü büyük kenti Linz’deki Anton Bruckner Üniversitesi’nde keman profesörüdür. (Bu soyadı bana 1960’lı yıllarda Girne batığını bulan Andreas Cariolou’nu anımsattı. Bize dağıtılan program broşüründe profesörün Girne’de doğduğu not edilmiş. Yakın mı uzak mı bilmiyorum ama ikisinin arasında bir akrabalık bağı olduğu kesin gibi. Birinin soyadının “K” ile diğerinin ise “C” ile yazıldığına bakmayın. İkisi de “Kariolu” okunur.)

Konser salonu görününce bir hareketlenme oldu. Özellikle kadınlar ön sıralara oturmak için koşuşmaya başladılar. Tuhafıma gitti. Ya ne türlü müzik çalınacağını bilmiyorlar ya da Kıbrıslıların çok sesli müziğe düşkünlükleri arttı da benim haberim yok diye geçirdim aklımdan. Bir sahneye baktım, bir de sahnenin yan tarafına konmuş piyanoya. Gençlerin nerede durup çalacaklarını kestirdim ve kemanlar ile piyanodan gelecek olan seslerin eşit uzaklıkta olması için salonun ortalarında oturmam gerektiğine karar verdim. Öyle de yaptım.

“Genç Solistler” altı kemancıdan ve bir piyanistten oluşuyordu. Kemancıların beşi kız, biri de erkekti. Kızların ikisi de Kıbrıslı Türktü; Cansu ve Göksu Özcezarlı kardeşler. Özcezarlı kardeşlerin “Genç Solistler” grubunun gerçek üyeleri olup olmadıklarını kestiremedim. İnternetteki sayfalarına baktığım zaman orada onların isimlerini göremedim. Sahneye çıkan Kleo Karpasidi, Annisiya Yakovu, Anna Ekonomu, Fivos Stavru isimleri yanısıra sitede bir de Nikoletta Dimostenus’un adı var. Kızkardeşlerin yok. Kararsız kalmamın ikinci nedeni de şudur: Kızkardeşlerin çaldıkları Şostakoviç’in Prelüdünün 1. Bölümü çok kısa bir parçaydı. Konserin esaslı kısmı Vivaldi’nin “Dört keman için konçerto”su idi. Onda da yoktular.

Herkes sandalyelerine oturduktan sonra gençler sahneye çıktı. İsimleri bize aşina olan altı genç kemancıya piyanoda Jana Drhová adlı biri eşlik ediyordu. Bunun Kıbrıslı olup olmadığını anlayamadım. Ve konser Şostakoviç’in Prelüdü ile başladı. Bestecinin bir sürü prelüdü var. Hangisinin olduğunu belirtmek için Opus numarasını vermek gerekirdi. Bize verilen broşürde eserim Opus sayısı not edilmemişti.

Müzik başlar başlamaz ön sıralarda oturanlar, kameralarını ya da cep telefonlarını çalıştırmaya başladılar. Kimisi fotoğraf çekiyordu kimisi de video. Bu sayede ön sıralara hücum etmenin esbab-ı mucibesi anlaşılmış oldu.

Biraz sonra arkada oturanlar da grup grup ön taraflara taşınmaya başladılar. En ön sıraya gidiyor, çömeliyor fotoğraf veya videolarını çekiyorlar ve gerisin geri yerlerine gidiyorlardı. Elbette boşalttıkları yere başka bir grup geliyordu. Millet müzik dinlemiyor, defile seyrediyor sanırdınız. Keman çalan gençlerin rahatsız olabilecekleri kimsenin umurunda değildi. İlk parça böylece gürültüye gitti.

“Kızıl Papaz” takma adlı Antonio Vivaldi’yi sakin, sessiz bir ortamda dinlemeye hazırlanırken başka bir felâketle karşılaştık. Bir sıra önümde ve sağ tarafımda oturan genç bir kadın çantasından naylon bir poşet çıkardı ve cazırdatarak onu açtı ve etrafındakilere, cızırtılar içinde, bir şeyler ikram etmeye başladı. Giyinişine, konuşmasına, tavırlarına bakıldığı zaman cahil bir insana hiç benzemiyordu. Ancak bir konserde etrafı rahatsız etmekten rahatsız olmuyordu. Kıbrıslının, ister Türk olsun ister Rum, klasik Batı müziği ile başı hoş değil. Bu gidişle, daha uzun süre, hoş olacağa da benzemiyor.

Konserden sonra AP başkanının kokteyilinde ağırlandık. Ben şarap uzmanı olmadığım için ikram edilenin şampanya mıydı yoksa köpüklü şarap mıydı söyleyemem. Her neyseydi onu içtik ve ufak tefek mezelerle bastırdık. Bu arada yan taraftaki masalardan kulağıma şuna benzer konuşmalar çalınıyordu:

  • Nasıl kokteyl bu böyle? Bir parça ızgara hellim bile yok.
  • Ya, biraz da luganiga (domuz salamı) olsaydı hiç fena olmazdı.