KKTC denilen yapı, Türkiye ile Hellenleşmiş Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir geçici Bufferdir. Yani, bir çeşit “ara bölge,” eşik veya Araftır. Bazıları için sonsuza dek yaşatılması gereken bir varlık, diğerleri için ise hemen yok edilmesi gereken bir anomalidir. “Burası bir işgal bölgesidir” der bazıları. Kimileri ise onu Türkiye’nin alt yönetimi olarak niteler. Öte yandan bazı kesimler ise onun olsa olsa Türkiye’nin asalak bir KİT’i olabileceğini iddia eder.
Diğer taraftan birçok kişi ise daha da ileri giderek onun her güzel şeyin karşıtı olduğuna inanır. “Anti-Christ” gibi. “O” bir anti-adalet, anti-temizlik, anti-mutluluk, anti-birleşme, anti-proletarya, anti-insanlık, anti-barış, anti-düzen ve anti-hukuktur. Bu hoşnutsuzluk sinerjisi içerisinde, özellikle sanal medyada, KKTC’yi mandıraya benzetenlerin sayısı ise her geçen gün biraz daha artmaktadır.
Daha yakından baktığımızda ise resmin biraz daha farklı olabileceğini görebiliriz. Örneğin KKTC’nin birçokları tarafından sıkça kullanılan bir günah keçisinden başka bir şey olmadığını artık aşikar bir hale gelmiştir. Son günlerde herkes işlediği günahlarını, gösterdiği beceriksizliği onun hanesine yazarak kendince arınmaktadır.
Diğer taraftan, kimse “O”nun organik bir parçası olmaktan kolaylıkla kurtulduğunu söyleyemez. Çünkü “O” bizimdir veya daha doğrusu “O” bizim ta kendimizdir. Bize empoze edildiği iddia edilse de günün sonunda “O,” büyük çapta bizim tahayyülümüzün ve becerimizin/beceriksizliğimizin ürünüdür. Bundan dolayı KKTC eşeğini dövemeyenler için dövülecek bir semerdir ve onu ne zaman istersek dövebilir, sövebilir veya istediğimiz gibi sömürebiliriz. Bildiğiniz gibi KKTC, her ay 76 bin çek, emekli çıkanlara milyonlarca liralık emeklilik ikramiyeleri, kuraklık parası, sübvansiyonlar, fonlar, on binlerce ganimet ev, binlerce sosyal konut, arsa, tarla, fabrika, otel dağıtan önemli bir mekanizmadır ayrıca bu yapı. İnananın zaman zaman cevizcinin çuvalından sosyal adalet dağıtmaya da çalışan bir devrimci bile olabilir.
KKTC günah keçisi olarak kullanılmasının yanında, yaptığımız tüm çirkinliklerin de adresi veya örtüsü olarak kullandığımız büyük bir “Özür” de olabilir. Bu bağlamda “masum bir toplumu” kucağında “zorla” alıkoyan bir yaratık olduğu yönünde iddialar üretebiliriz mesela. Ama bu yapı, çokça gördüğümüz gibi, işine geldiğinde dünyanın en büyük bayrağına sahip hırslı bir politik yaratığa da dönüşebilmektedir!
Öte yandan çok ama çok “fundemental bir sorumsuzluk” diyarıdır KKTC. Birçok açıdan adeta bir kara delik görevi üstlenir. Kimsenin sorumluluğunun olmadığı, suçlunun hep “Öteki” (ötekinin kimliği siyasi partiye göre değişir) olduğu, bir mesuliyetsizlik cennetidir.
Burası yabancı işçilerin rahatça sömürüldüğü, insan ticaretinin tavan yaptığı, çevrenin katledildiği ve tüm insan haklarının her zaman, hep bir sonraya ertelendiği acayip bir yerdir. “Çözüm olmadan veya KKTC tanınmadan (kişiye göre değişir), insan ticareti ortadan kaldırılamaz,” “çevre temiz tutulamaz,” “dağların yok edilmesi durdurulamaz,” “emekçi sömürüsü bitemez,” Maronitler evine, yıllarca yağmalanmış ve boş duran Maraş ise sahiplerine verilemez diyen insanların yaşadığı bir yerdir burası.
Başarısızlıkların sorumlusu ya “Rumların ambargolardır,” ya da “çözümsüzlüktür.” Bizim ise hiç ama hiç bir suçumuz veya sorumluluğumuz yoktur!
Zaman içerisinde Kıbrıslı Türk kimliği adeta bir meslek haline dönüşmüştür. KKTC ise bu kimliğin en büyük işvereni durumundadır. Birçoğumuz bu yapıyı “sonsuza kadar” bazılarımız ise “Barışa kadar” yaşatmak istemesine rağmen, yıllardır onun bu seviyede çürümesine, kokuşmasına, dağılmasına, rezil bir durma getirilip tüm işlevselliğini yitirmesine de göz yummakta ve katkıda bulunmaktayız.
Sonuç olarak bence artık KKTC’yi aşırı bir şekilde dövmeyi veya sevmeyi bırakarak, onu daha bir işlevsel hale getirmenin (nemalanmak için değil) zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir. Ama her şeye rağmen eğer onu biraz olsun hazırlayabilirsek, kalıcı bir Barışa ulaşmamıza yardımcı olacak bir araca dönüştürebiliriz. Aksi taktirde bu şekilde devam edersek, kalıcı barışa engel çıkartacak çok “Grotesque” bir yapıyla karşı kaşıya kalabiliriz. Bizle Barış yapacak olan müstakbel ortaklarımız; yani, Kıbrıslı Rumlar da artık bu yapının gerçekte ne olduğunu görmeye ve dolayısıyla dehşete kapılmaya başlamış durumdadır.
Onları daha fazla ürkütmeden, “Barışa kadar KKTC” diyerek, onu bir nebze toparlamanın, geleceğe hazırlamanın zamanı sizce çoktan gelip de geçmedi mi?
































