Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Y. Sokağı

ABD’li bir yazar.

John Kennedy Toole.

Yazdığı kitabı beğenilmez ve basılmaz.

Bunun üzerine bunalıma sürüklenip henüz 39 yaşında iken intihar eder.

Öldükten sonra anlaşılır.

Kitabı basılır.

Pulitzer Ödülü alır…

Lefkoşa sokaklarında…

O eski kentte.

Ahşap bir kapı neyi anlatır?

Hayatta iken anlaşılanlar da vardır.

Edebiyatın sanatın doruğunu yaşayanlar.

Ama, onları da başka sorunlar bekler.

Ernest Hemingway gibi.

Nobel ve Pulitzer Ödülleri almış.

Fakat, bir gün gelir hayatta her şeyin onun için “boş” olduğuna inanır.

62 yaşında intihar eder…

O ahşap kapılardan ne hayatlar gelip geçti.

Her kapıda bir hikâye.

Arabahmet’te…

Akkavuk’ta…

Hayatta her şey öğrenilebilir mi?

Bir doyum noktası var mı?

O noktadan sonra her şey boş mu?

Heinrich Von Kleist.

Bir Alman romancı ve şair.

Tabancası ile intihar eder.

Geriye bıraktığı mektubunda şöyle der:

“Yeryüzünde artık öğrenip edineceğim hiçbir şey kalmadığı için ölüyorum Elveda!

Eski kentin ahşap kapılarına bakıyorum.

Teker teker.

Kimisi yüz yıllık, kimisi daha eski.

Bir kapı insana ne anlatabilir?

Bir Türk yazar.

Aynı zamanda akademisyen.

Zafer Ekin Karabay.

Bir gün okuldaki odasında kendisini asarak hayatına son verir.

Kitabı öldükten sonra yayınlanır.

Geriye bir not kalır:

“Hayatın neresinden dönersen kârdır…”

Onların da kapıları vardı.

Girip çıktıkları.

Kapı eşiklerinde ayak izleri.

Kapı kollarında parmak izleri.

Kapı arkalarında odaları.

Loş odalar.

Bir masada sigara küllüğü, daktilo, gözlük, kalem, mürekkep…

Bunu anlatır kapılar.

Arka odalar…

O odalarda yaşananlar…

Hava serin.

Lefkoşa sokakları hüzünlü.

Bir o kadar yabancı!

Tek tek baktım o ahşap kapılara.

Kollarına,

İşlemelerine,

Demir dövmeden tarihlerine…

O kapılardan, ardındaki odalardan gelip geçen hayatları anımsadım…

Kaya Çamca pek bilinmeyebilir, pek anımsanmayabilir.

Kıbrıslı Türk bir şairdir o.

İkinci dünya savaşı yıllarında doğmuş 25-26  yaşlarında intihar ederek hayatına son vermişti.

Bir av tüfeğini dayamıştı vücuduna.

“Y” Sokağını ardında bırakarak…

O şiir şöyle:

Başımı alıp gidecek yer bulamıyorum Y. Sokağına gittim

Ben ne yaptım bu sokağa gittim, gitmemeliydim

Gördüm işte Y. Sokağı Y. Sokağı değildir

İçimden geçiyordunuz kendimden geçtim oralarda yoktunuz

Bulut parçaları yıldızların önünden geçti, geceydi

Bulut parçaları yıldızları örtse diyordum, yıldızlardan ürküyordum

Daha kötüsü gökyüzünde sizi görüyordum, Y. Sokağında yoktunuz

Bulut parçaları yıldızları örtmüyordu, aydınlıkta kalmıştım

Aydınlık istemiyordum, içim karanlıktı, dışım karanlık olmalıydı

Böyle olmalıydı Y. sokağının duvarları, beni görmemeliydi

  1. sokağının duvarları durumuma uzun bir kahkahayı başlatmışlardı

Duvarlara başlattım başlattım ama kötü durumdayım

Bulutlar yıldızları örtmüyor, yalnızlığıma örtündüm

Bir de sizi gökyüzünde görmesem, iyi olacak görmesem

Ellerinizi yüzünüze kapasanız, yüzünüzü görmesem

Yıldız kayması olsanız, görmesem, beni yalnızlığımda görmeseniz

Yerin dibine girseniz, göreceğim, başka türlüsü olmaz

Bu sokak durulacak sokak değil, bu sokak eski sokak değildir

Bir yıldızlar sürüp gidiyor, onlara engel olamam

Yıldızların yolumu kesmesine engel olamam, elim ayağım kesildi

Beraber olduğumuz günler geride kesildi, ben ne yapayım

Ben ne yapayım, Y. sokağını bırakıp kaçtım

Başımı alıp gidecek yer bulamıyordum, Y. Sokağına gittim

Başımı alıp gidecek yer bulamasam da Y. sokağına gitmem

Ozanlar da ölür bir gün… (Fikret Demirağ)