Müzakere sürecinin sonucunu Kıbrıs Türk halkın iradesi mi tayin edecek? Hayır! Çünkü Kıbrıs Türk halkı başından beridir soruna ulusal bir konsensusta sahip çıkmadı ki mutlak sahibi olsun! Olay basit değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı müzakerelere, devletin kaderini elinde tutan “hükümetiyle” bile katılamadı! Aksine “milliyetçi ve çözüm istemeyen” yakıştırmasında müzakerelere katılmaması gereken sağ görüşlü bir “kuruluş” esamesine düşürülerek, sürecin dışına itildi! Buna karşın “sorunu ancak biz çözeriz” diyen ayni kafa yapısına sahip “sol patentli” bir muhalefet ekibi, sadece kendi yandaşlarıyla pişirip kotardığı çözüm sürecine sahiplik koydu ama!
“Ben devletim” diyen hiçbir devlet kendi kaderini saptama yolunda böylesi parça körçe bir politika ile sonuç alamaz! Alsa da yaşatamaz!
BU NEDENLE: Kıbrıs siyasi sorununu Kıbrıs Türk halkı değil, devre devre halkın içinden çıkan Sağda ve Soldaki iktidar kadrolarının iradeleri tayin etti, şimdi de söz konusu irade sahipleri Sn. Akıncı ve kendine göre oluşturduğu müzakere kadrosudur.
Denecek ki “halkın referanduma katılması halk iradesinin yansıması değil mi? Olay zaten budur! O referandumda oylasın diye sandığa konan çözüm şeklinin oluşumuna “seçilmiş hükümet” bile katılma şansı bulamadı ki halkın seçim iradesi olsun!
TEKRAR DÖNEYİM: Neydi sorum? Müzakerelerin sonucunu Kıbrıs Türk halkı mı tayin edecek? “Hayır” dedik ve niçin “hayır” olduğunu anlattık! Dolayısıyle son söz, çıldırmış gibi Sn. Akıncı ile TC’ye saldıran Hrisostomos olmayacaksa Beştepe’nin mi olacaktır? Unutmayın Annan planı sonrası da Erdoğan sık sık “referandumda eveti ben dedirttim” diyerek kudretinin azameti ile iftihar ederdi.
ÖYLEYSE ANKARA’YA BAKALIM: Bir rastlantımıdır bilemiyorum. Müzakerelerin İsviçre yolunu tutacağı günden beridir Türkiye ile AB arasındaki sürtüşme beterin beteri oldu! Bugün AB “Türkiye Raporunu” açıklayacak. Tabi bu sürtüşmenin bütün olumsuz yansımalarını kapsamına alarak! Taslağı okudum, içinde yok yok! Türkiye’yi “darbe girişiminin olumsuz yansımalarından OHAL’e, yitip giden ifade özgürlüğünden çiğnenen insan haklarına, Terörle mücadeledeki açmazlardan yolsuzluklara ve tabi Erdoğan’nın yedi dağın efesi gibi önüne çıkana meydan okumasına kadar istemediğiniz ne varsa var!
Bu siyasi politikanın Mont Pelerin’e nasıl yansıyacağını sanırsınız? “Aman Erdoğan’ı kızdırmayalım” korkularında Rum’u hizaya çekme politikasında mı? Yoksa Türkiye’yi hizaya getirme hesaplarında Rum’dan yana desteğini artırarak hatta Ankara’ya madik atarak Rum tarafının iyicene koltuklanması politikasında mı? Kimsemizin şüphesi olmasın. Her zamanki gibi Rum’u kayıran politikalar devam edecektir. **********
FANTAZİYA VE STATÜKO SORUNU!
Hükümetlerin bu koşullarda görev yapmalarının ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Ancak politikacıların da seçimlere isteyerek ve bilerek katılırken, kıran kırana bir mücadele sonucunda hangi koşullarda hükümet olacaklarını bildiklerini sanırız. Bilmiyorlarsa demek ki “devleti yönetme görevini sırf “fantastik statüsü” nedeniyle yükleniyorlar” diyeceğiz. Ki göreve geldikten bir süre sonra onca vaatlerine karşılık iş yapamaz durumlara düştüklerinde, zaten geriye öylesi bir “fantaziyadan” başka statü kalmıyor!
SORUN ESKİDİR: Çoğu insan mesleğini paranın bile öneminin kalmadığı bir tercihte kendine sağladığı statüsü nedeniyle sever. Tutun ki devleti yönetenler için bu “statü” tavan yapar!
Belediye başkanlarımız bu olayın tipik örnekleridir. Özellikle son yerel seçimlerde hepsi de seçilirlerse zırnık iş yapamayacaklarını, aksine devraldıkları borçların altında inim inim inleyeceklerini çok iyi biliyorlardı! Buna karşın ne insanların okuyup işitirken kahkahalarla güldükleri o hayalhanelerinin eseri olan cafcaflı vaatlerini sıralamaktan kaçtılardı ne de bu şartlarda görev yüklenmek akıl kârı değildir idrakine vardılardı!
NEDEN? “Belediye Başkanı olmak fantaziyası!” Statü yani! Hükümetleri oluşturan politikacıları bu anlayışın psikolojisi dışına koyamıyor hatta başa koyuyoruz! Ve itiraf ediyoruz. Her hal’u kârda birilerinin yönetime sahiplik koyması gerekir ki devlet sahipsiz kalmasın! Fakat:
MECLİS GERÇEĞİ: “Artık hiçbir siyasi partinin iktidar saltanatının tadını yalamadığının kalmadığı gerçeklerde biz asıl Meclis’e bakıyoruz. Mesela orada tartışıyorlar: “Hellimin içine konan katkı maddelerinin denetilmediğinden kaçak et sorununa!” “Zirve toplantısı yapılırken Sn. Akıncı’nın pozisyonundan Özgürgün’ün tutumuna! Ve dikkat: “Girne kazasına bağlı Ozanköy hudutları dahilinde bulunan bir vakıf emlakinin ulaşımının sağlanması için “istibdalinin” onaylanmasına ilişkin karar tasarısıyla” ilgili komite raporunun okunmasına kadar…
Meclis’e gelen ve tartışılan olaylara bakın. Neyse ki Ferdi Soyer durumun farkında, “ekonomik sıkışıklığın olduğu bu dönemde Meclisin özlü konuları ele almak yerine başka konuları görüştüğünü söyleyerek yapılması gereken çok ciddi reformların olduğunu hatırlatıyor!”
Pekala ama bu “Meclis gerçeği ile ciddiyetini” bir muhalefet partisi mi sokmalı hükümetin gözüne? Ve ekliyoruz. Söz verdiklerinizi yapamıyorsanız bari iktidar yetki ve sorumluluğunda Meclis’i çalıştırınız ciddiyetle!
KISACA TAKILDIĞIM: (HRİSOSTOMOS EFENDİNİN HATIRLATTIĞI!)
Başpiskopos leblebi çiğniyor demir püskürüyor! Ne yere sığıyor ne göklere! Adamı bir efkâr bastı, diyor ki “hiçbir zaman bir sona varacağımıza inanmadım, Türkler her şeyi istiyor, utanmaksızın Kıbrıs’ta var olan gerçeklerden söz ediyorlar…” (Biz de sanıyorduk ki asıl utanmaz olan kuzey’de istemediği yer kalmayan Rum liderliğidir!)
Tabi Hrisostomos’u dinlerken bizim Din İşleri Başkanımız Atalay beyefendiyi anımsıyorum! Ve kulaklarını çınlatıyorum: Yıllarca çözüme katkı koyacağım diye bu Hristofyas’ı elinden tutup toplantılardan toplantılara, yemeklerden konuşmalara taşıdı! Eee! Yahu adam beterin beteri Türk düşmanı oldu! Yoksa Atalay beyefendi sen bu Hrisostomos’a mangal maşası derken o hamam tası mı anlıyordu! Neyse yine de “Slovakya büyükelçisini yetişemedin, bu bile kariyerin açısından olumlu bir puanın olmalı!
































