Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Hayırlı Olsun” Diyoruz Da Görünürde Yok!

Filmin en heyecanlı yerine geldik. Senaryo şöyle:

       “Vakti zamanında Kıbrıs adasında Türklerle Rumlar bal kaymak tatlı tatlı ve muhabbetli yaşarlarken, 1974’de ansızın Türkiye’nin askeri müdahalesiyle hem birbirlerinden kopartıldılar hem de Kuzey Güney bölgelerine savrularak asırlardır yaşadıkları “birlikteliği” sonlandırmak zorunda kaldılar!

O yıllardan beridir her iki halk da birbirlerine duydukları hasretle kavuşacakları günü beklemektedirler! Bu konuda aracılık yapan BM’ler iki halkı yeniden “birleşik Kıbrıs şemsiyesi altında ve bir federal sistemle kavuşturmaya çalışmaktadır!”

       Ancak aradan yıllar geçmiş iki ayrı bölge iki ayrı devlet haline gelirlerken Kuzey ve Güney statüleri daha çok kemikleşerek yeniden birleşemeyecek kadar kemikleşmişlerdir. Önceleri bir iki çözüm denemesi yapılmasına karşın sonuç alınamamıştır. Son on yedi aydır Lefkoşa’da yeniden başlayan müzakerelerle iki halk çözüme yaklaşmış, son noktayı koymak için masayı Cenevre’nin  “Mont Pelerin” denilen  tatil beldesine taşımışlardır. Burada  bazı anlaşmazlıkları uzlaşı haline getirme çabasında  beş gün süreyle bu Mont Pelerin’de   müzakerelere  devam edeceklerdir…

       BU KADAR BASİT Mİ?  Eğer tarihi doğru okuyup doğru değerlendirmezseniz Kıbrıs siyasi sorununda olduğu gibi sabbanlarsınız! Sorun ne asırlarca iki halkın “kardeş kardeş yaşarlarken” birbirlerinden koparıldıkları sorunudur ne de iki halkın bir federasyon çatısı altında buluşturulması halinde “barış içinde pek alâ da yaşayacakları” sorunudur!

       Önce sorun bu iki halkın zaten asırlardır bir arada yaşayamadıkları için onca müzakerelere  karşın çözüme ulaşamadıklarının  ispatında devam eden  sorundur!

       Ardından Türk halkının her zaman azınlıktaki unsur olarak hem İngiliz sömürge yönetimi döneminde hem de 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti oluşumunda Rum çoğunluğu tarafından “yaşam hakkı” elinden alınmak istenirken adadaki varlığının dışlanması sorunudur!                          Çünkü Türk halkı bu adada eğer tarihi süreci içinde kendi egemenlik ve özgürlüğünü yaşama fırsatı bulmuşsa o da “1974’deki Barış Harekâtı sonrası bugünlere gelene dek geçen süredir!”

       İŞTE BU GERÇEK MASAYA YANSITILMADI! Ne Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluşunda ne Annan planında ne de bugünkü çözüm arayışlarında!     Nitekim Cenevre’ye giderlerken refikim Hüseyin Ekmeçi’nin Mont Pelerin’den yansıttığı izlenimleri ilginçtir. Diyor ki “Mont Pelerin’e liderler elleri kolları dolu gelmediler! Çünkü toprak konusunda ilerleme sağlanması için garantiler konusunda da ilerleme olması gerekirdi…”

       Şunu bir daha ortaya koymakta yarar vardır: Sorun başından beridir “sen de kazan ben de kazanayım” üzerinde bir alicengiz oyununa dönüştürülmüştür. Erdoğan’dan kalma “kazan kazan” sloganı ağızlarda sakız gibi çiğnenirken taraflar masada birbirlerinin gözlerinin içine bakarak birbirlerini kandırmaya çalıyorlar..

       Oysa Kıbrıs sorununun  başından beri açık ve seçik olan siyasi yanı şudur: “Çözüm olursa bir kazanan taraf olacaktır bir de kaybeden taraf!”

O zaman masada kim kimi nasıl kandırmaktadır? Mesela Anastasiadis halkına Hz. Musa gibi Kuzey’de bir yeni  Kenan ülkesi vaat etmiyor ki! Halkının “bizimdir” dediği Kuzey’e dönmesini, malına mülküne sahip çıkmasını istiyor. Türkiye’nin gar4antörlüğünün ilga edilmesini istiyor. Toprak istiyor,  çoğununu  adaya  sereceği egemenlik hakkı istiyor!

       Pekala nedir Sn. Akıncı’nın buna karşı tavrı? “Rum’a en az iade ile karşılığında çözüm elde etmek!”                                                               Tuttu mu bu politika? Hayır!   Çünkü Rum müzakerelere başlarken çitayı çok yüksek tuttu, indirmeye de  niyeti yok…

       Mont Pelerin filmini izlemeye devam edeceğiz.


       KISACA TAKILDIĞIM: “EĞİTİMDEKİ HAZİN DURUMUMUZ!”

       Refikim Mehmet Moreket “dilimin ucundan kaptığı vakanın  “Köşesindeki” dünkü başlığını şöyle attıydı: “Eğitimde başarıya bakın ve utanın!”

       Hazin durumun açılımını da şöyle yaptıydı: “Bu yıl KKTC’deki tüm liselerden mezun olan öğrenci sayısı 2 bin 5 yüz 36’dır. Her hangi bir  üniversiteye kayıt yaptıranlar ise bin 7 yüz 63 öğrencidir. TC üniversitelerine kayıt yaptıranların sayısı ise sadece 597’dir!

       Moreket bu olayı kendi düşünceleri ile yorumlarken şöyle diyor:  “Yani mezunların yüzde 69’u bir şekilde üniversiteli olmuş. Ben belki eski kafalıyım ama benim için hâlâ başarı kriteri TC üniversitelerine giriştir. Bu da yüzde yüzde 23 buçuk gibi çok düşük bir rakam!”

       Ve ekliyor:  “Yetiştirilen öğrencilerin sadece dörtte biri başarılıysa bu iş tamam değil, uyguladığın müfredat Türkiye müfredatı ama eğitimin kalitesi düşük!”

       İşte sırıtan gerçek. Her köşe başında bir üniversite var yenileri de kuruluyor! Her öğretmene 15-20 öğrenci düşüyor, okullaşma yönünden TC’nin çok önündeyiz ama “başarı oranlarına” bakıyorsunuz tam bir fiyasko!

       Üstelik toplum olarak hani  her bir şeye yukarıdan bakarken, “breh breh” deyip kendimizi yere göğe sığdıramadığımız patlak çatlak egomuzu,  karakteristik büyüklük kompleksimiz yaptık ya”

       En azından ispat edilir! Nerede? Eğitimde! Oysa biz eğitimde dökülürken “büyüdüğümüzü sanıyoruz!” Yaman çelişki buna derler!