Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Liderlerin masadaki ruh halleri! (ve “Masanın” antidemokratik dili!)

Siyasi sorunun masadaki “pazarlıklarının” bazen yumuşak, bazen tatlı sert bazı hallerde de sert geçtiğini tahmin etmek müneccimlik değildir. Mesela sonradan tutanakları yayınlanan  1960 Zürih Londra müzakerelerinden biliriz.  Yahut Denktaş Kleridis görüşmelerinden. Veya en tazesiyle Annan planından kalan görüşmeler hatıralarından biliriz.

Fakat masadaki müzakerecilerin  kendi halkları ve hakları uğruna en iyi sonucu elde etmek için nasıl bir “halet’i ruhiye” ile tartıştıklarını bilmemize imkân yoktur. Mesela 2. Cumhurbaşkanı Talat soğukkanlı ve taş gibiydi ama Papadopulos’un masadaki aykırılıklarına dayanamadığı yerde ve usançla, “ne yapayım kendimi  Saray Meydanında Dikilitaş’a mı asayım” yollarında serzenişlerde  bulunduğunu biliriz! Sonrasında  3. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun dosyaları masaya fırlatıp salonu terk edecek kadar Anastasiadis’i nasıl kızdırdığını da biliyoruz!

Bu konuda  bizim “müzakereciler”  cephesinden henüz öylesi can sıkıntısına dayalı  bir tepkisel haber işitilmemişse de Anastasiadis’in Omorfo’nun  ısrarla        iade edilmesini isterken Sn. Akıncı’nın değişen yüz ifadesini yahut “garantilerden vaz geçmeyiz” dayatmasına Anastasiadis’in nasıl tepki koyduğunu doğrusu çok merak ediyoruz..                                          ***

       “MASANIN” DİLİ VAR MI? Konuşmanın, vücudun  dili  var da “Kıbrıs gibi müzmin bir sorunun tartışılması için kurulmuş masanın  mı olmaz! “Ricalar niyazlar!..” “Anlayışlar empatiye davet etmeler!..”

Mesela Sn. Akıncı ola ki Anastasiadis’e çok kere şöyle demiştir: “Girye Anastasiadis seni anlıyorum da ben bu teklifimi halkıma nasıl anlatır, nasıl kabul ettiririm.”

Veya benzer taktikte benzer ricalarla niyazları sıralamadı  mı Anastasiadis Sn. Akıncı’ya?

Pekala masadaki  sorunu çözmekle yetkili ve sorumlu iki Cumhurbaşkanı’nın  görevi  birbirlerini halklarının çıkarları ve hakları için “ikna” etmeye çalışmak mı yoksa halkları tarafından seçilmiş müzakereciler olarak birbirlerini iki yetkili Cumhurbaşkanı düzeyinde ikna etmeye çalışmak mı?

HAYIR: “yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar” tekerlemesi gelmesin akla! Çünkü:                                                                               Rum tarafının Anastasiadis’i  masada, “Ulusal Konseyi ile Kilisesinden aldığı yetki  ve strateji ile pazarlık yapmaktadır. Bu nedenle “halkım bunu kabul etmez” derken gerçekten öyle olduğunu deklare etmektedir!…

FAKAT: Sn. Akıncı için böyle bir destekten söz etmek mümkün değildir! Mesela Güzelyurt halkına sormamıştır: “Çözüm için Güzelyurt’u Rum’a iade edebilir miyiz?” Buna karşılık iade edip etmemek inisiyatifini yüklenmiştir ama!

BUNA KARŞILIK: Fakat Anastasiadis  masada, tüm Rum halkı ve organlarından “TC’nin garantörlüğünün devamının asla kabul edilemeyeceğinin” desteğini arkasına alarak  oturmaktadır..

MERAMIMIZ ŞUDUR: Sık sık Kıbrıs Türk halkı katlarından “Sn. Akıncı’ya desteğimiz tamdır, müzakereleri destekliyoruz”  açıklamaları yapılmaktadır!

Sn. Akıncı’nın  başarılı olmasını isteyenlerdenim. Fakat bu “başarının” nasıl ve hangi bedellerle sağlanacağını hâlâ bilmiyorum! Sizce de  siyasi kaderimizi belirlerken bu bilinmezlik ve tüm kararların tek bir yetkili müzakerecide toplanması  çok antidemokratik olmuyor mu?


       NÜFUSUMUZ VE “VERİLEN VATANDAŞLIKLAR” OLAYI.               

Kıbrıs Türk halkı da Rum halkı da bugünlere savaşarak dolayısıyle savaşlardan çıkarak geldiler. Rum halkının da Türk halkının da bünyelerinde bu “savaşların akılsızlık olduğunu” söyleyen kesimler oldu. Her iki halk da ulusal iradeye karşı çıkan bu kesimlere “hain” dediler.

Bu nedenle Güney, Kuzey’e de kendine de büyük bedeller ödetti. Fakat onlar AB üyesi dünya devleti oldular, biz Rum’a bedel ödemeye mahkûm bir halk olarak kaldık! Tek nedenden dolayı. Sosyo ekonomik zafiyet!                           Kısaca kalkınamamak! Yazık ki bu gerçeği uzun yıllar Ankara da  göremedi, “ben veririm siz aranızda pay edin”  dedi! Sanki Türkiye İstiklal Savaşından sonra öyleydi!

Geçmişi yargılamayacağız.  Ancak “adam gibi devlet” olacaksak diyeceğiz, “önce cemaat olmaktan kurtulmamız gerekir.” 1958’lerde nüfusumuz 80 bin kişiydi. O nedenle Rum saldırdı biz kaçtık! O nedenle hep Rumun ekonomik monopolü altında kaldık!

2016 nüfusumuz (tutun ki Rum tarafı bizi bizden iyi bilir) hâlâ KKTC vatandaşı olarak 250 binlerde bile değiliz!

ÜRETEMİYOR, TÜKETEMİYORUZ: Son günlerde kendisine “otokrat  oldun” diyenlere inat ve her halde en iyi savunma saldırmadır diye düşünüyor olacak, Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş habire vatandaş yazıyor, üstelik vatandaşlık vermeye devam edeceğim” diyor!

Geçmiş CTP hükümetlerinin ise vatandaşlıklar konusunda ne kadar hasis davrandıklarını biliyoruz neredeyse vatandaşlık hakları gelip geçerken tüm TC’lilerin  KKTC vatandaşlıklarını ilga ettiydi!

NE O NE DE BU! Eğer Sigortalar gelir giderler dengesizliğinde batma noktasına gelmişse emeklilere karşın mevcut “sigortalıların”   giderleri karşılayamayacak kadar az olmalarındandır!

Eğer elektrik kurumu bir türlü kendini kurtaramıyorsa abonelerinin  o devasa elektrik tesisleri ile akaryakıt giderlerinin çarklarını büyük oranda döndürecek sayısallıkta olmamalarındandır. Nitekim sürgit açıkları ancak sürekli zamlarla dengelemeye çalışıyor!

Eğer çok önemli toplantı ve gösterilerin, etkinlik ve eylemlerin bile topladığı kalabalıklar cami cemaatı kadar bile değilse hangi toplumsal devinim başarıya ulaşır ki?

Eğer gitgide  hatırı sayılır bir de yaşlı nüfusumuz varsa ve  defterdarlığın giderler hanesine kayıtlı iseler hangi bütçe giderlere dayanır ki?

ANCAK:  Serdar Denktaş’ın “vatandaşlık vermeye devam edeceğim”  inadının “KKTC’nin insan unsuruna yönelik gereksinmelerini gözeterek oluşturduğu bir politika olduğuna da inanmıyorum! Tam aksine ve tam tamına eğer “popülist bir yaklaşım, partiye taze oy kaynağı  yaratma” hesaplarından  kaynaklı değilse, kör gözüme  parmağım girsin!

Öyle de olunca “kaliteli vatandaş, işe göre vatandaş, gereksinmelere göre vatandaş, kısaca faydalı vatandaş” olayı sürekli gündemi zorlar..