Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Aşkın anatomisi

Hayatımız boyunca onu arıyoruz, hayal ediyoruz, onun hakkında konuşuyoruz. Özünde ifade ettiğimizden çok daha farklı bir his, bir yaşantı. Aşk. Aşk insan hayatındaki en önemli, bir o kadar da anlaşılamamış karmaşık deneyimlerden biri. Yazarlar, şairler ve filozoflar pek çok romantik kelimeyle bu duyguyu tanımlamaya çalışmışlar. Bilim için ise aşkı açıklamak kolay değil.

İnsan beyni diğerleriyle iletişime geçmek için doğal bir yapıya sahip ve araştırmalara göre insan olarak en temel dürtülerimizden biri bilinenin aksine seks değil güvenilir ilişkiler içinde olmak. Durum böyleyken reddedilmeyi ya da yalnızlığı hayatta kalabilme karşısında önemli bir tehdit unsuru olarak algılıyoruz. Sevmek ve sevilmek önemli bizim için. Hem biyolojik hem de kültürel nedenlerden dolayı ömür boyu aşkın var olduğuna, olması gerektiğine inanıyoruz. Ama gerçekte aşk, romantik ilişkilerdeki aşktan bahsetmiyorum sadece, ömür boyu süren ve sürmesi gereken,  stabil bir durum değil. Aşk duygusunun gelişmesi beyinde otomatik olarak gerçekleşen kimyasal bir süreç olabilir belki ancak aşkın ömür boyu sürebilmesi ya da en azından uzun sürebilmesi hiç de kolay bir süreç değil; çabalamayı hatta çok çabalamayı, bencillikten mümkün olduğunca arınmayı ve gerçekten bu sevgiyi sürdürmek için niyetli olmayı gerektiriyor.

Aşk nedir?

Bu soruya farklı bilim alanlarında yapılan çalışmalardan yola çıkarak verilebilecek en kısa yanıt aşkın biyolojik temelli,  güçlü sosyal bağlar geliştirme becerilerini içeren ve hatta insan türünü diğer türlerden farklı kılan önemli bir biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel özellik olduğu olabilir. Aşk hem biyolojik hem psikolojik hem de kültürel bileşenlerden oluşan karmaşık bir yapıya sahip.

Sevmek pek çok insan duygusundan biri ama nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak çok da kolay değil. Literatüre baktığımızda sevgi ya da aşka fazla mistik ve spritüel bir boyutla yaklaşılmış olması bu deneyimin bilim için fazla soyut kalmasına, bu nedenle de üzerine çok fazla araştırma yapılmamasına neden oldu. Son yıllarda ise aşk duygusunun nasıl başlayıp sürdüğünü, yani bireylerin birbirlerine karşı güçlü ve tutkulu duygular hissetmeye başladıkları zaman vücutlarında ne gibi değişiklikler meydana geldiğini anlamaya yönelik araştırmalar yapılmaya başlandı.

Aslında aşık olan beynimiz.

Araştırmalara göre oksitosin, fenetilamin, dopamin adlı kimyasallar romantik sevgi yani aşk ile tanımlanan deneyimler ve davranışlar üzerinde büyük bir etkiye sahip. Bu kimyasallar bizi alarma geçirerek heycanlandırıyor ve o özel kişi ile bağ kurma arzusunu yani tutukuyu tetikliyor. Bu durumda aşk duygu sınıfına girmiyor. Aşk sadece seks ya da susamak gibi temel dürtüler arasında yer alıyor. Bu varsayıma göre o özel kişiyi gördüğümüz anda orta beyindeki nöron hareketleri artıyor ve bu kimyasalların salınımına neden oluyor. Aşk beynin ödül merkezini uyaran ve haz duygusunu yaşamamıza neden olan bir dürtü etiketini alıyor. Yani aşık olan önce beynimiz oluyor. Aşkın yaşattığı haz duygusu ise araştırmalara göre kokainin beyinde yarattığı etki ile aynı. Bu nedenle aşkın yarattığı haz bağımlılık haline dönüşebiliyor, bu durum ise daha çok aşk arzulamamıza neden oluyor.

Fakat bu cevap tabii ki yeterli değil. Eğer aşkımız karşılıklı ise başkaları tarafından takdir ediliyor, seviliyor ve hayranlık duyuluyoruz.  Bize bu duyguyu yaşatan kişi ile zaman geçirmekten keyif alıyor, onun sürekli yakın çevremizde olmasını istiyor, arzuluyoruz. Bu durumda uzmanların sadece biyolojik bir süreç olarak adlandırdığı aşk hem psikolojik hem de kültürel bir boyut da kazanmış oluyor.

sevgi (2)Aşk mı hoşlanma mı?

Sosyal varlıklar olarak başkaları tarafından takdir edilme, önemsenme ihtiyacı içindeyiz. Bize kendimizi önemli hissettiren insanlarla zaman geçirmekten hoşlanıyoruz ve onların etrafında olmak istiyoruz fakat bu durumu aşk diye adlandırmamız mümkün değil, bu durumu “hoşlanmak” olarak tanımlayabiliriz. Aşk yoğun bir tutkuyu, fiziksel yakınlığı, iletişimi ve arzuyu içeren bir durum.

İnsan davranışları hakkında bu kadar çok bilgiye sahipken aşk gizemini sürdürmeye devam ediyor. Bize akıl almaz, tarif etmekte zorlandığımız duygular yaşatıyor, canımızı acıtıyor, mantıksızca davranmamıza neden oluyor. Peki ama neden insanlar aşık oluyor ya da sevginin diğer çeşitleri -arkadaş, anne-baba, kardeş, çocuk sevgisi gibi- ömür boyu sürerken, aşk geçici olabiliyor ?

Aşkı tanımlamak için yapılan bir araştırmada uzmanlar iki çeşit sevgi olduğundan bahsediyorlar. Bunlardan biri şefkat bir diğeri ise tutku temelli sevgi. Şefkat temelli sevgi karşılıklı saygı, bağlılık, yakınlık ve güvenle karakterize ediliyor. Şefkat duygusu karşılıklı anlayıştan ve saygıdan gelişiyor ve sürüyor. Tutku temelli sevgi ise yoğun duygular, cinsel etkileşim, kaygı ve arzu ile karakterize ediliyor. Burada bahsedilen yoğun duygular karşılık bulduğunda bireyler kendilerini mutlu ve tamamlanmış hissediyorlar. Bu nedenle kendimizi tamamlamak için hayatımızda bizi bütünleyen bir partnerin olması gerektiği yanılgısına kapılabiliyoruz. Karşılık bulamayan duygular ise hayalkırıklığı ve depresyona neden olabiliyor. Ama aşkınız karşılıksızsa kaygılanmanıza gerek yok çünkü uzmanlar tutku temelli sevgiye ömür biçmişler: 6 ay ile 30 ay arası. Dolayısıyla arkadaşlık, anne-baba, kardeş ya da çocuk sevgisi şefkat temelli olarak şekillendiği için çok daha uzun süreli bir ömre sahip olabiliyor.

Aşk hiç biter mi?

Hem biyolojik hem psikolojik bir yapıya sahip olan aşk, diğer tüm duygular gibi hem geçici hem de diğer duygulara oranla çok daha uzun bir ömre sahip olabiliyor. Tutku ile başlayan yaşantı bir süre sonra yerini yukarıda bahsettiğim şefkat temelli sevgiye, yani daha sakin duygulara bırakabiliyor. Ancak bu durum ilişkinizin yolunda gitmediğinin bir göstergesi değil. Aşk şekil değiştirmeye başladığında tutkuyu dinamik tutmak için bilinçli bir çaba harcamanız gerekiyor.

Araştırma sonuçlarına göre karşılıklı olarak minnettarlığın hem sözel hem de davranışsal olarak ifade edildiği ilişkilerde partnerlerin ikisinde de olumlu duygular gelişiyor. Her insanın takdir edilmeye ve mutlu olmaya ihtiyacı var; o zaman sevgi alışkanlığınızı olumlu bir şekilde sürdürmek sizin çabalarınızla mümkün gibi görünüyor. Sizin için özel olan kişiyle aşkınızı canlı tutabilmek içinse elbette motivasyona ihtiyacınız olacak. Sevgi temelli hislerin en önemli koşulları kendini güvende hissetme ve karşı tarafa duyulan güven hissi. Bu durumda sevginin koşulsuz olduğunu iddia etmek anlamsız olacaktır; aşk ateşiniz için sizin çabalarınız yanında partnerinizin çabaları da önemli bir role sahip.

Önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi sağlıklı bir ilişki temelinde sağlıklı bir iletişimi gerektiriyor. Sağlıklı ilişki, her gün yan yana, el ele, göz göze olmanız anlamına gelmiyor. Partnerinizle duygusal bağınızı aktif tutmak için her gün iletişime geçmeniz önemli belki ama bu basit bir ihtiyaç düzeyinde kalmalı. Bunun yanında tutkunuzu körükleyecek aktiviteler ya da paylaşımlarda bulunmanız ve arada kendinize neden partnerinize aşık olduğunuzu hatırlatmanız da size iyi birer motivasyon kaynağı olacaktır. Demem o ki aşkınıza ömür biçmek, onu canlı tutmak ya da tüketmek size bağlı bir durum.

Sevginin bir standartı yok. Sadece bir kişiyi çok seviyor olmanız başkalarını daha az seveceğiniz anlamına gelmiyor. Tam aksine sevmek önce kendi zihinsel konsantrasyonunuzla başlayan, duygusal paylaşımlarla ve diğerlerini önemsediğinizi gösteren davranışsal ifadelerle gelişen bir kapasiteye sahip. Bir kişiye karşı hissettiğiniz derin sevgiye odaklandığınız ve bu sevginin tadını çıkardığınız zaman yaşadığınız tatmin ve bağlanma hissi sizin genel olarak başkalarına karşı da sevgi dolu olmanıza katkı koyacak, sizi daha çok sevmek için motive edecektir. Aşkınız için ne kadar çaba harcarsanız o kadar geri dönüş alırsınız. Yaşadığınız andan, romantik ilişkinizden keyif almaya çalışın ve bu keyfi partnerinizle paylaşın. Sadece beklenti içinde olmakla bir şey elde edemezsiniz. Aradığınız, hayalini kurduğunuz partner siz olun ve hayatınızın kalanını aşkınızla birlikte tutkuyla geçirin.