Ankara’dan “çözümsüzlük” sesleri çıkmasını bekleyenler hayal kırıklığına uğramışlardır sanırım.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı ile görüşmesi sonrası basın toplantısında söylediği “Çözüme giden yolda gerekli siyasi anlayış ve esnekliğin gösterilmesi şüphesiz çok önemlidir” ve “Bu çabaların hedefi, BM parametreleri çerçevesinde, Ada’daki iki eşit taraf arasında yeni ve yaşayabilir iki kesimli, iki toplumlu bir ortaklığın bu yıl içerisinde tesis edilmesidir” sözleri yeteri kadar açık bir şekilde, anlaşma niyetini ortaya koyuyor.
Hem de takvim vererek.
Ayrıca Cumhurbaşkanı Akıncı’nın “Ya 2016 yılı çıkmadan Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşacağız, ya da 2017 ile birlikte, 2018 Şubatındaki güneydeki seçimlerin propaganda sürecinin başlamasıyla birlikte bu fırsat penceresi de kaybolup gidecek” sözleri de, bence içeride yapılan görüşmede ele alınanlarla uyumlu bir söylem olmalı.
Bu bakımdan Ankara ziyareti, tam da düşündüğümüz gibi, doğru bir zamanlamayla, ortak tutumların teyidi olmuş, provokasyonlara son noktayı koymuştur.
Diğer taraftan Akıncı’nın Namık Kemal’in Kıbrıs’ın dedikodusundan bahseden sözlerine atıfla, kurunun yanında yaşın da yanmamasını, dedikodu, çekememezlik veya bazı gammazlıklarla günahsız bir takım insanların da boş yere suçlanmasını istemedikleri şeklindeki söyleminden başka bir kıyamet koptu. Oysa Akıncı, istihbaratın resmi ellerle yürütülmesine vurgu yapmıştı. Ben jurnalcilikten şikayet eden bir Cumhurbaşkanı’nın kendi halkını gammazlamak istediğine asla inanmam. Öyle de değil zaten.
Kaldı ki, kendi başına jurnalcilik yapmaya soyunanlara yardım ve destek vermeye kalkanları da pekala gördük bu son süreçte. Neredeyse herkes birini işaret etmeye kalktı. Internet sitelerinde, kendi insanlarımıza iftiralar atıldı. Böyle bir espriyi sür git etmek de bence dedikoduculuğun bizzat kendisidir.
Yani toplumun dedikoduya düşkünlüğü de sır değil ki kardeşim. Bakın gazete sayfalarına, sanki bir kampanyanın parçasıymış gibi millet birilerini ya da bir şeyleri işaret ediyor. Ne, sırf merak uyandırsın, yazdıkları okunsun diye. Demek ki bu dedikodu merakı bir gerçek ve bu talebi yerine getirenler var.
Niye alınıyorsunuz ki…
YA BİZDE DE OLSAYDI..?
Başımıza ne geldiyse, “nemelazımcılık” ve “dalkavukluktan” geldi. Ülkede onlarca sorun var ama, ucu bize dokunmazsa umurumuzda bile olmaz. Yanlışlara tepki koymak için, ille de menfaatimize zarar vermesi gerekir.
Sahillerimiz birlerine peşkeş çekiliyor, gençliğimiz bir yerlere ihale ediliyor, kimin umurunda. Bana dokunmadığı sürece kimin ne yaptığı umurumda değil deyip geçiyoruz…
Ne yazık ki bu yazdığım sınıfta olanlar, toplumun büyük bir bölümünü oluşturuyor…
Bir de daha az olan ama, ülke menfaatlerinden azami fayda sağlayan topluluk var ki bunlar, “yağcı ve dalkavuk” olarak adlandırılır… Hayatları birilerine yağ çekip, dalkavukluk yapmakla geçiyor. Toplum içinde pek sevilmeseler de, genelde işin kaymağını hep bunlar yiyor… Kendilerine, “her dönemin adamı, fırıldak” gibi isimler de takılabilir. Onlar için, ideoloji, inanç gibi meziyetler yoktur, yani omurgasızlar sınıfına dahildirler. Bitki olarak ise selvi ağacı onları tarif eder, çünkü rüzgarın yönüne göre her tarafa yalpayabilirler…
Bu tipler için, bilgi ve beceri olmasa da olur, ağızları güzel laf yapar. Tek meziyetleri, “yağcılık ve dalkavukluğu” iyi bilmeleridir.
Örneğin, bürokraside beceri ve konusunda kariyer sahibi, bilgi sahibi olmak önemli değildir. Önce yağcı olacaksın, üstlerine yağ çekerek, el etek öperek yükselmenin yollarını arayacaksın. Ve günün sonunda bu meziyetlerin seni mutlaka biryerlere taşıyacak. Bu ülkede kırk yıldır bunun nice örneklerini yaşayarak gördük…
Sedece bürakraside mi geçerli bu meziyetler. Aksine siyasi hayatımızda da başarının anahtarı, “yağcılık ve dalkavukluktan” geçmez mi? Aday adayı olabilmek, ardından vekil seçilebilmek için, önce parti başkanına yağcılık yapacak, “onun ne büyük bir adam, bu ülke için bulunmaz bir nimet” olduğundan bahsedip, göklere çıkaracaksın. Yalnız iş burada da bitmez. Vekilliği kazandıktan sonra eğer partin bir de ikitdar olmuşsa, özellikle dalkavukluk konusunda doktora yapman gerekir. Başkanın gözünün önünde olmak, söylediği herşeyi, doğru veya yanlış tasdik ederek, “ çok doğru söylüyorsunuz, ben de aynen sizin gibi düşünüyorum” deyip, gözüne girmeye çalışacaksın. Bunu da başarılı bir şekilde atlatırsanız koltuk için, önünüzde hiçbir engel kalmamış olur…
Ve bu hayat boyu hep böyle devam eder gider…
Devir kimin devri olursa olsun, böyle gelmiş, böyle gidecek… Siz bugünün yağcılarını, dalkavularını, nereden nasıl nemalandıklarını seyretmeye devam edin…
YERİN KULAĞI VAR
NİYE KIZIYORUZ: Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ortak basın toplantısı sırasındaki konuşmasının satır arasındaki, ” Kıbrıs küçük bir yer, dedikodusu bol olan bir yer” sözleri, sosyal medyada tepkilere neden oldu. Akıncı’nın bu sözlerine niye bukadar çok tepki gösterildiğini ise anlamak mümkün değil. Bu sözleri eski başbakanlardan Soyer de kullanmıştı. Hayatımız dedikodu ile geçmiyor mu? Yazın sivrisineklerden el aman çekmiyor muyuz? Bunlar bu adanın gerçekleri, bu kadar kızmaya gerek yok sanırım…
EVİN CAMDAN OLUNCA: CTP Genel Başkanı ve 2’inci Cumhurbaşkanı Talat’ın, “UBP ve DP koalisyon hükümeti 3 ayda 100’ün üzerinde müşavir yarattı” söylemleri, hükümet kanadından “show” olarak değerlendirildi. Aslında bu konuda, kimsenin kimseyi eleştirecek yüzü yok. Al birini vur ötekine. Hele de de aynı hatayı geçmişte siz de yapmışsanız, söyleyecek sözünüz olamaz. Bunları eleştirmek için evinizin camdan olmaması gerekirdi Sayın Talat…
EN İYİ ONLAR BİLİR: Zehirli gaz kavgası bitmek bilmiyor. Bakanlık “kaçak” olduğunu söylerken, işletme “yasal” olduğunu iddia ediyor. Kaçak veya yasal, bu gaz kötü kişilerin eline geçerse, tehlikeli ve öldürücü olduğu konusunda sanırım herkes hemfikir. Önemli olan bundan sonrası. Sağlık Bakanı’nın “önlem”lerii anlamadıksa da, Hasan Karaokçu maddenin bir emirnameyle değiştirileceğini haber verdi. Bakın, hiç de zor değilmiş.
BİR DE BU ÇIKTI: Kaçak sigara, uyuşturucu, hatta kaçak insandan sonra, şimdi de serbest bölgede kaçak silah… Hem de yüzlerce. İşin ilginç yanı silahlar “Güzelyurt” isimli gemi ile Mersin’den gelmiş, Dipkarpaz gemisiyle de gidecekmiş. Yani gemiler bizim buralardan. Sanki başka derdimiz yokmuş gibi, şimdi de “silah kaçakcısı” ülke durumuna düşeceğiz. Silahların nereye ve kime gideceğini ise yapılacak soruşturmanın ardından öğreneceğiz. Tabi eğer açıklanırsa…
ÜNİVERSİTELER BİLDİRMELİ: İşte bir kaçak öğrenci tesadüfen yakalandı. Aslında öğrenci denemez. Çünkü öğrenci olarak gelmiş ama, bir yıldır kayıt yaptırmamış. Bir alış veriş merkezinden hırsızlık yapmış. Diyoruz ya, üniversiteler de görevlerini yapmak zorunda. Bu insanların çoğu öğrencilik kılıfını başka işler için kullanıyorlar. Bunu artık herkes kabul ediyor. Okuldan kaydı silinenlerin, kayıt yaptırmayanların listeleri polise bildirilmeli. Orada adres bilgileri de var. Polisin ondan sonra tutup sınır dışı etmesi çok daha kolay…
TANKERCİLER DERTLİ: Türkiye’den gelen suyun yavaş yavaş bölgeler ulaşmasıyla birlikte, geçimini su satarak sağlayan tankerciler, kara kara düşünmeye başlamışlar. Kusura bakmasınlar ama, yıllardır ne suyu olduğu belli olmayan suyun tonuna 15-20 lira ödedik. Şimdi en pahalısına bile ton başı 6-7 lira ödeyeceğiz. Hem de ne olduğunu bildiğimiz, temiz ve sürekli akan suya. Durum böyleyken, kimse tankerlerden, tonu 15-20 liradan su almaz… Tabii bir de o kuyulara saat takma işi vardı. Onun da bir an önce tamamlanması şart. Bari yeraltı suları daha da kurumasın.
ZİRVEDEKİLER: Eşref Çetinel: “Kim iktidara gelir de başarılı olmak, başarısından dolayı kendine saygı duyulmasını istemez ki? Zaten insanların ‘büyüklük ve saygınlıklarını’ makamları ile yetkileri değil, başarıları beslemiyor mu? Yazık ki uzun süredir ‘hükümetler’ halkın gözlediği ‘başarıların’ yöneticileri olamıyorlar! Ve sadece halkın güvenini değil, saygınlıklarını da kaybediyorlar!”.
DİPTEKİLER: Tencere Dibin Kara: Mehmet Ali Talat, UBP’nin yarattığı 100’ün üzerinde yeni müşavir konusunu gündeme getirince, UBP’den yükselen ses “kendine bak” oldu. Bu mudur? Yani, “o da yaptı, ben de yaparım”. Devam edin, devam edin. Zaten insanlar size bunun için oy veriyor değil mi? Düzeni zaten sizler getirdiniz, değiştirmeye ne gerek var, batana kadar gitsin. Onun kardeşi, öbürünün damadı, berikinin örgüt başkanı… Öyle kamu reformu falan lafını da ağzınıza almayın artık. Hele bu son dönemdeki rezaletten sonra…
































