Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Anayasaya değil, vicdanlara aykırılık önemli…

Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz Cuma günü Koordinasyon Ofisi kurulması ile ilgili anlaşma hakkındaki görüşünü açıkladı.

Makeme gerekçeli kararını açıklamadığı için, önce bir tartışma yaşandı. Kimi ‘reddetti’ dedi, kimi kabul etti…

Ancak yorum yapabilmek için biraz incelemek gerekiyor. Ve bence bu görüş ile ilgili şu konuların altı çizilmeli:

Anayasa Mahkemesi en başta, uluslararası anlaşmaların içeriğinin de onay prosedürü tamamlanmadan Cumhurbaşkanının istemi üzerine anayasaya aykırılık bakımından incelenebileceğine karar verdi. Kuşkusuz bu nokta, önceleri hukukçular arasında tartışılan bir konuya açıklık getirdi. Bu içtihad doğrultusunda, artık Cumhurbaşkanı uluslararası anlaşmalarla ilgili onay yasalarını imzalamadan mahkemeden görüş alabilmesinin yolunu açtı…

Anayasa Mahkemesi, Koordinasyon Ofisi’nin kurulması ile ilgili anlaşmanın yalnızca 3. Maddesinin 1. Fıkrası’nın (g) bendinde atıf yapılan ve 2012 tarihinde imzalanan protokolun, yani başka bir uluslararası anlaşmanın sadece Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulmasını anayasaya aykırı buldu…

Koordinasyon Ofisi ile ilgili diğer maddeleri anayasaya aykırı bulmadı…

Hükümet eğer önceki tavrında ısrar edecekse -ki edeceği anlaşılıyor-, 2012 tarihli protokolu da Meclis’ten geçirerek anayasaya aykırılığı ortadan kaldırmayı deneyecektir…

Öncelikle şu tespiti yapalım:

Anayasa Mahkemeleri, anlaşmaların yazılı metinlerinin anayasaya uygunluğunun denetimini yapar. Koordinasyon Ofisi ile ilgili daha önce dile getirilen endişelerin hiç birisi zaten anlaşmanın metninde yoktu. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesinin bir niyet okuması yapıp, bu niyet okuması üzerinden anayasaya aykırılık olup olmadığını denetlemesini elbette hiç birimiz zaten beklemiyorduk.

Neydi o endişeler?

Parmağımızın ardına saklanmadan açıkça yazalım: Bu Koordinasyon Ofisi aracığıyla, bilinçli veya bilinçsiz olarak, gençliğimizin çağdışı akımların etkisine açık hale getirilmesi…

Anayasa Mahkemesi kararı ne olursa olsun, bu ülkede yaşayan ve laik yaşam tarzını benimsemiş ağırlıklı bir çoğunluğun bu endişeleri giderilmiş değildir. Üstelik bu endişeler, 15 Temmuz darbesi ile daha da meşru hale gelmiştir. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde 40 yıl boyunca bütün kurumların “kılcal damarlarına” kadar sızabilmiş şeriatçı unsurlar, ülke tarihinin en büyük ve en tehlikeli irticai kalkışmasına sebebiyet vermiştir…

15 Temmuz kalkışmasını gerçekleştiren hareketin üyeleri, uzun yıllar Kıbrıs Türk halkının bilgisi olmaksızın KKTC’nin Sivil Savunma gibi yaşamsal görevler yapan kurumlarına başkanlık etmiştir. Bu hareketin diğer kurumlara verdiği zararları veya bu sızmanın boyutunu henüz bilmiyoruz.

Şunu belirtmeden geçemeyiz:

Kıbrıs Türk Halkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 150 yıldır bir türlü çözemediği asker-sivil yönetim ve devlet-din ilişkileri gibi konuları, 60-70 yıl önce kan dökülmeden, devlet müdahalesi olmadan ve toplumsal mutabakatla çözmüştür. Kıbrıs Türk halkı, hiçbir devlet baskısı ve yasa zoru olmadan Atatürk devrimlerini ilk günden beri benimsemiş, sosyal ve siyasal yaşamının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Siyaseten beceriksiz hükümetler olsa da, bu hükümetleri gayrı yasal yollardan alaşağı etmeyi amaçlayan hiçbir hareket oluşmamıştır. Yine bunca yıldır dini siyasete araç yapmayı güden hiçbir siyasi parti ve oluşuma yüz vermemiştir…

Kıbrıs Türk Halkı, genel olarak en sağından en soluna kadar, Türkiye Cumhuriyeti’ne sevgi ve saygı beslemiştir. 15 Temmuz kalkışması bütün Kıbrıs Türk halkını da üzmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak ilelebet devamı hepimizin en büyük arzusu ve duasıdır. Ona gelecek en küçük bir tehdit ve zararı, doğrudan Kıbrıs Türküne gelmiş olarak kabul ederiz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de yaşam tarzımıza olan hassasiyetimize saygı duymasını beklemek, en doğal hakkımızdır…

Koordinasyon Ofisi ile ilgili Anayasa Mahkemesi görüşü artık fazla bir önem taşımıyor. Sokağa dökülen ve barışçı eylemleriyle takdir toplayan pırıl pırıl gençler, bütün toplumun vicdanını yansıtmıştır. Artık Ofis ile ilgili anlaşma, anayasaya aykırılığı giderilse de toplumun vicdanına aykırıdır…

Umarız hükümet de bu noktada gereken dersi alır. Almazsa, zaten yolsuzluk, adam kayırma, partizanlık, nepotizm, yasalara aykırı uygulamalar nedeniyle artık iyice dibe vuran hükümetin sonunu Koordinasyon Ofisi getirecektir. Er ya da geç…

 

YERİN KULAĞI VAR

GÜVEN ARTIRICI DEĞİL, KISITLAYICI:

Her iki liderin de görüşme masasıyla ilgili olumlu mesajlar verdiği bir dönemde, Erenköy Direnişi’nin 52’nci yıldönümü nedeniyle etkinliklere katılacak olanlar için, sınırlama getirmesini anlamak mümkün değildi. Birlikte yaşamanın, aynı toprakları paylaşmanın hesapları yapılmıyor muydu? Ben mi yanılıyorum? Sonunda tepkiler karşısında geri adım attılar. Bu türden güven artırıcı adımların önünü açmak yerine kısıtlamaya gidilmesi, toplumları kaynaştırmak yerine daha da uzaklaştırdığını da mı göremiyorlar…

 

AL İŞTE BİR ZAAFİYET:

Bizzat Başbakan tarafından açıklandı. Gelen ihbarları değerlendiriyorlarmış. Bir telefon devre dışı çıkmış, bir ev de boşaltılmış şekilde bulunmuş. Belki de kapatıp kaçmışlar. Ama daha önce kimlerinmiş, ne amaçla kullanılmış… Demek ki devletin bir bilgisi yokmuş. Askeri ve sivil istihbarat birimleri “bu telefonun sahibi filandır, bu evde de şunlar oturuyordu, takip ediliyordu ya da alakalı yoktu” dememişler mi? Şimdi Başbakanınızın ağzından böyle bir açıklama duyduğunuzda kendinizi güvende hissedebilir misiniz..?

 

DİKKATLİ OLMAK LAZIM:

Sabah yazarı Mahmut Övür, “Kıbrıs’a FETÖ’nün ‘kara kutusu’ gözüyle bakılıyor. İş dünyasından, polis teşkilatı ve eğitim alanına KKTC’de ciddi bir FETÖ yapılanmasından söz ediliyor. Buna rağmen, KKTC Hükümeti’nin harekete geçmemesi çok ilginç” diyor ve ekliyor, “Kıbrıs’ın tarihinden biliyoruz, o coğrafyanın son 50 yılında ABD-İngiliz kontrolü çok güçlü. Geçmişte bu durumun, en kritik anlarda nasıl nüksettiğini çok sık gördük. Acaba şimdi de bu nedenle mi KKTC yönetimi sessizliğini sürdürüyor?” diye. Bu iddialar hoş değil, hele de bir toplumun tümünü suçlamak, bu kadar kolay olmamalı… 

 

NE HALE GELDİK:

Demokrasi Mitinginde birisi, “Ben buradayım, bana FETÖ’cü demeyin” diye bağırmış. Ne günlere kaldık. Daha düne kadar bununla övünenler, bugün tam tersini yapıyor. Sadece bağıran vatandaş mı, ne işadamları, ne gazeteciler, “kazaya kurban gitmemek için” hergün olmadık işler yapıyorlar. İçiniz rahatsa, birşeyleri ispat etmek için bu kadar çırpınmaya gerek yok. Ekmekçi’nin dediği gibi, “Yahu bu ada cennet cennet. Uğraşmayın bir kalıba sokmaya. Kısa ömrünüzün tadını çıkarın. Kas kas nereye kadar..?”.

 

NEYİ ANLAMIYOR:

Spor Dairesi Müdürü Cahitoğlu, “bazı gençlerin neye karşı çıktığını anlamıyorum” demiş. Neyini anlamadı merak ettim. Halbuki o gençler, oturduğu o koltuğun altından kaymaması, yetkilerinin birilerine devredilmesi için mücadele ediyorlar ama, Müdür Cahitoğlu bunu anlamıyor veya daha doğrusu anlamak istemiyor… 

 

VERDİĞİ ZARAR NE OLACAK:

İskan Dairesi eski Müdürü görevi sırasında yaptığı yasa dışı işler dolayısıyla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 4 yıl hapse mahkum edildi. Bu, ceza yasaları çerçevesinde bir yargılamaydı. Peki bu yasa dışılıklarla devlete verdiği zarar? O ne olacak? Devletin bu işlemlerden uğradığı maddi zarar nasıl tazmin edilecek? 4 sene hapis yatması devletin zararını gidermiyor. Bunun için hukuk davası açılması gerekiyor. Eski Müdür devlete verdiği zararı takır takır ödesin değil mi? Hesap verilebilirlik budur…

 

 

 

 ZİRVEDEKİLER

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı: “Kıbrıs Türk Halkı ilk andan itibaren, demokrasiden ve demokratik laik, sosyal hukuk devletinden yana ve darbe girişimine karşı tavır aldı…. Bu gibi dönemlerde gammazlama çok olur. Kişisel ve siyasi hırslar yüzünden, bu gibi dönemleri fırsatı bilen bir takım kişilerin ortamı ganimet sayarak birbirlerini gammazlamaları, iftiraları söz konusu olabilir. Bu gibi dönemlerde kurunun yanında yaşın yanması da söz konusu olabilir. Bunun da panzehiri demokrasiye ve hukuk kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmaktır”…

 

 

DİPTEKİLER

Show Man’ler: Demokrasi sözünü ağzına almayanların, demokrasiyi sadece kendileri için olduğuna inananların, bugünlerde demokrasi havarisi kesilmesini anlamakta zorlanıyorum. Hele ki, hayatı boyunca böylesi etkinliklerde hiç yer almayanların, “demokrasi nöbetine” katılmalarını bile showa dönüştürmelerini ibret ve hayretle izliyoruz…