Önce bir anı;
İkiz kulelerin bombalanması ve Irak’ın ikinci kez, bu defa oğul Bush tarafından işgal edilmesinden sonra bir grup gazeteci ile birlikte Washington’a davet edilmiştik.
Görünen oydu ki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden müdahale kararı çıkaramayan ve sadece İngiltere’nin (Blair) desteğini alan Bush Yönetimi zor durumdaydı ve gazeteciler vasıtasıyla derdini anlatmaya çalışıyordu.
Washington’da hala 11 Eylül travması yaşanıyordu.
Her konuştuğumuz yetkili, 11 Eylül ikiz kule saldırılarının Amerikalılarda derin bir psikolojik yaraya yol açtığını, Afganistan ve ardından Irak işgalinin şart ve alınması gereken bir tedbir olduğunu, teröristleri destekleyen Saddam’ın kimyasal ve nükleer silah üreterek yeniden Amerika’ya saldıracağını söyleyip duruyordu.
Dünya kamuoyu aksine belli ki Bush iç kamuoyunu ikna etmişti.
Washington’un ortasında devasa bir yapı olarak yükselen Kongre binasına gitmiş ve adeta Dışişleri Bakanlığı kadar yetkilere sahip Kongre Dışilişkiler Komisyonu’nun başkan yardımcısı ile görüşmüştük.
Duyduklarımız karşısında hayretten hayrete düşeceğimiz bir görüşme gerçekleştirmiştik.
Görüşmemiz, Irak’ı işgale gidecek ABD askerlerinin Türkiye’den geçmesine TBMM’nin izin vermediği olaydan hemen sonra yapılmıştı.
Amerikalı kongre yetkilileri, resmen tehdit sayılabilecek sözler kullanmışlardı Türkiye için ve eklemişlerdi; “Bunun bedeli ağır olacak…”
Türkiye o günden sonra bu bedeli fazlasıyla ödedi galiba.
Sonrasında Amerika’nın dünyanın herhangi bir noktasına istediği an askeri operasyon yapma gücü olduğunu anlatacaklardı bize.
Ve Irak’tan sonra Suriye ve İran’ın da “yola getirilip” bölgede Amerikan yanlısı bir coğrafya oluşturulacağından bahsetmişlerdi.
Görüşmeden çıktığımızda “bunlar kendilerini eski Roma’nın torunları zannediyorlar” diyecektim gazeteci arkadaşlara.
Eski Roma;
Bir ucu İngiltere Kuzey denizi, diğer ucu Afrika’nın ortaları. İstediği zaman istediği yere askeri operasyon yapabilen imparatorluk.
Amerika’nın neocon’ları yani yeni muhafazakarları kendilerini öyle sanıyorlardı.
Oğul Bush da bunların lideriydi.
***
Bir durum;
Dönemin İngiltere Başbakanı Blair, çok fazla sorgulamadan Amerika’ya kayıtsız-şartsız destek vermiş ve İngiliz ordusunu Irak’ın işgaline göndermişti.
Blair’in bu yaptığı İngiltere’de kurulan resmi bir komite tarafından sorgulandı.
Bu komitenin başkanlığını Sir John Chilcot yaptı.
Komite, istihbaratçılar da dahil yüzlerce devlet görevlisi ile görüşme gerçekleştirdi ve 2 milyon 600 bin sayfayı bulan bir rapor hazırladı.
Sir John Chilcot, geçtiğimiz gün bir basın toplantısı düzenleyerek raporu kamuoyu ile paylaştı.
Rapor, “Irak’ın işgali ve bu işgale destek vermek yanlıştı” diyor. “Sadam’ın elinde nükleer ya da kimyasal silahlar olduğuna ilişkin istihbarat bilgileri yanlıştı” diyor. Hoş, komitenin görüştüğü istihbaratçılar da “biz öyle bir rapor vermedik, sadece duyumlardan bahsettik ama Başbakan Blair sanki varmış gibi halka lanse etti” şeklinde savunma yapmışlar.
Sadam’ın devrilmesinin ve Irak’ın vahşi bir şekilde işgal edilmesinin büyük bir kaosa neden olduğunu ve bunun da şiddet yanlısı radikal İslamcı örgütlerin işine yaradığı belirtiliyor.
Rapor sonuçta Blair ve Bush’u mahkum ediyor.
***
Bir saptama;
Afganistan, Irak ve Suriye üçlemesinin dünyanın başına ne kadar felaket açtığı ortadadır.
Bunu şimdi İngilizler ve Amerikalılar da itiraf ediyor.
Ama onlar açısından değişen bir şey yok.
“Sory” deyip hayatlarına devam ediyorlar.
Sir John Chilcot raporundan sonra ciddi bir endişeye kapıldım.
Amerika ve İngiltere’nin Kıbrıs sorununda oynadıkları rol malumdur.
Şimdilerde yapılacak yanlışların bedelini ileride Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar ödeyecek.
Onlara da bir rapor hazırlayıp “sory” demek mi düşecek?
Düşününce insanın uykuları kaçar vallahi.
































