Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Güneyle iş ve güç birliği anlaşmaları

Trodos ormanlarında yangın çıktı… İster Güney’de veya dünyanın her hangi bir yerinde çıksın! “Yangın, doğal afetler tüm insanlığı ayni “felaket duygularında” üzer.

Dolayısıyle kimselerimiz “nasılsa Trodos Rum’un dağıdır yanan da ormanıdır” demedi! Tam aksine ve anında Sn. Akıncı Anastasiadis’i arayarak “yardım teklif” etti “gerek yok” cevabını aldı!

Olabilir Türk tarafından gidecek ya1rdımı (her ne kadar İsrail’den, Yunanistan’dan, Fransa’dan bile yardım kabul edilmişse de) o cehennem ateşleri arasında koordine etmek mümkün olmayabilirdi. Nitekim vakti zamanında bizdeki Beşparmak dağlarında da çıkan yangına Güney’den “yardım” teklifi geldiğinde “kabul edilmediydi.” Hem yangının “askeri bölgeden” çıkmış olması hem de “koordinasyon” kaygısı nedeniyle…  İŞBİRLİĞİ ZORUNLULUĞU: Akdeniz’in 3. Büyük adası da olsa Kıbrıs küçük biradır. Hatta zaman zaman söylenir: “Bu küçük adada iki devlet fazladır!”  Doğrudur. Fakat eğer Rum liderliği ile kilisesi Türk halkının varlığına tahammül edemiyor, sürekli maraza çıkarıyor ve ikide birde ada egemenliğini kaydına geçirmek için siyasi atraksiyonlar sergiliyorsa; çarnaçar önce can mal sonra “egemenlik ve özgürlük” uğruna tabi iki devlet savunulur..

Fakat bu siyasi bölünme “halkların bölünmesi” yahut “iki ayrı halk” gerçeğinde husumetlerle düşmanlıkların devam etmesi anlamına da gelmez. Tam aksine “iş ve güç birliktelikleri daha çok pekiştirilir! İki Devlet arasında ve insanlık adına daha fazla yakınlaşmaları sağlayacak anlaşmalar yapılır. Tutun ki en taze örneği ile “yangın” bunlardan birisidir. Çünkü Trodos’ta o güzelim ormanları kavuran yangın sadece Güney insanını değil, insan olduğu için Kuzey insanının da yüreğini yakar. Tüm Kıbrıs coğrafyasını da olumsuz etkiler.

Demek istediğimiz şudur: “Çözüm olmasa da Türk ve Rum “devletleri” bir takım anlaşmalarla, doğal afetlerde birbirlerine nasıl yardımlarda bulunacaklarının plan programlarını yapacaklar. Bundan daha büyük bir başka “insani iş ve güç birliği” olamaz.

OYSA: Gene Güney’e dönüyoruz. Artık kafalarındaki şu “en iyi Türk ölü Türk’tür” düşmanlığını unutmak kaydı ile silmelidirler! Türk halkı için ayni şeyi söylemek mümkün değildir çünkü savaştığımız günlerde bile bir iki şiir dizesinin ötesinde kimseler Rum halkı için “onlar kadar düşmanlık gösterisi sergilemedi.” Hele şimdilerde “aman yavaş” dediğimize aldırmadan Güney, pek çok Türk STÖ tarafından “dostluk gösterilerinde” koltuklanmaktadır!

Türk ve Rum hepimizin olan bu adada belki bir siyasi “uzlaşıda” birleşemeyiz ama Kuzey Güney komşuları olarak pek alâ da iş ve güç birliği yapabilir, hele doğal afetler konusunda  yardımlaşacak organizasyonlara imza atabiliriz.

REFORMİST YASALAR ÖNCE KAMUOYUNDA KABUL GÖREMELİDİRLER.

UBP-DPUG hükümetinin öncelikli olarak gündeminde “TC-KKTC Mali ve Ekonomik Protokolü, Kamu Görevlileri değişiklik Yasası ve Belediyelerin sayılarının azaltılması konuları var.

Yanı sıra bekletilmekte olanlar da bunlar kadar önemlidir. Ancak burada bir parantez açıp eğer bu çıkacak olan yasalar “akıl terazisinde tartılmadan, sadece “günü ve hükümeti” kurtarmak için çıkacaksa;

Bir: Yarın çözüm olursa bu yasalar “kurucu devlet” işlevimiz içinde (ki özerk olmamız gerekir) kalıcılığı ve işlevi ile değişiklik istemeden devam edecek mi?

İki: Yoksa bu kez de “AB’ye uyum” diyerek her şeye yeniden mi başlanacak?

Bakın: Güney bu konuda çok rahattır. Olası çözümde ne kendini AB’e adapte edecek bir zorunluluğu vardır ne de “bünyesini” değiştirmesini gerektirecek bir yapısallığa sahiptir. Güney yolunda yürürken biz bu tarafta darmaduman olmayalım diyorum…

Dolayısıyle çıkan yasaları ne TC’ye bağlı ne de kendimizden menkul akılla değil; “çözümde Güney’i de gözleyerek ve tabi AB’i mihenk yaparak çıkarmak zorundayız…

İTİRAF EDELİM: Bu konuda 14 üniversitemize karşın “yol haritamızı çizecek” yetişmiş insanımız, uzmanlarımız, hukukçularımız, Anayasacılarımız var mıdır onu da bilmiyoruz. Çünkü kaç yıldır bu memlekette üniversiteler değil, uzmanlar hukukçular değil, “sokak” konuşuyor! Kararları sokaklara dökülen sendikalar, birlikler, örgütler veriyor!

ÜSTELİK: Artık başta “su sorunu” olmak üzere öteki tüm sorunlar “mihenk taşına vurmuşluğunda” devletin çıkarlarında değil; KKTC-TC kavgası” üzerinden “değer yargısı” buluyor!

Nitekim 2014 yılında hem de CTP-DP Koalisyonu döneminde imzalanmasına karşın hâlâ sürüncemede olan “Mali Ve Ekonomik Protokol” memleketin reform nitelikli uygulaması olarak kabul göreceğine; daha şimdiden kamuoyu saplantısında, “Türkiye’nin esiri olacağımız şeklinde yer alıyor!”

GÖRECEĞİZ: Bu yasalara ihtiyacımız vardır. Fakat “ileride uygulattırmamak için değil, uygulamalarını gerçekleştirmek için! Bu nedenle diyoruz, “yasalaşacaklarsa” kavgayı değil, halk katmanlarında barışı ve istikrarı getirmelidirler…

KISACA TAKILDIĞIM: RUMCA KÖY ADLARINA GERİ DÖNÜŞ MÜ?

Önce rastlantıdır dedim. Sonra baktım sistemli şekilde “yazılıyorlar!” Şu “Rumca adları değiştirilen Türk köy ve yöre adları!” Artık pek çok gazetelerimizde “köylerimizin adları 1974 öncesi Rumca adları ile yazılıp söyleniyor!”

Amaç nedir bilmiyorum. Eğer tümden eski “adlara” dönülse bu adada “Türkçe” adıyla ancak Topçuköy, Kaleburnu gibi bir iki köyden başka Türk adını taşıyan yerleşim yeri kalmaz. Ve bizzat ispat ederiz ki “evet Kıbrıs adası hepten Rumlarındı, öyle de kalmaya devam edecek!”

Her devrede kendi elimizle kendi gözümüzü çıkarmaya çok teşne olduk. Fakat bu sonuncusu “dönüp gelmeden Kuzey’i Rum’a teslim etmenin ön hazırlığı gibi geliyor bana! Ki adamlar geldiklerinde “Türkçe adları telafuz etmekte zorluk çekmeden, kendi bildikleri adları kullansınlar!” Öte yandan: “Resmi adları” değiştirmek kasıtlı şekilde yazmak, yaymak, kanunsuzluk değil midir?