Zaman zaman liderlerimizle siyasi parti temsilcilerimizin ‘Kıbrıs siyasi sorunu ile halkın ilgilenmesi çağrısında bulunmaları hem doğaldır hem gereklidir. Çünkü masada Kıbrıs’ın geleceği tartışılmaktadır. Kuzey’deki kaderimiz çizilmektedir. Varoluş sürecimizin saptanması için çalışılmaktadır..
Belki çözümü hedefleyen masadaki “siyasi sorun” kendimiz için artık geri gelmeyecek yılların geçişinde yitip giden umutlarımızın hüsranıdır! Fakat yetişmekte olan gençlerimiz, çocuklarımız için “yeni umutların başlangıcıdır.” Bu nedenle çözüm sürecine bigâne kalmak hakkımız yoktur! Dolayısıyle müzakerelerle “haddinden” fazla ilgileniyorsak, bunu haddimizi aşmak olarak değil, “bilincine”sahip olduğumuz anlayışında değerlendirmek gerekir..
DAHA BÜYÜK İLGİ: Annan planı öncesinde de çözüm süreci ile ilgili STÖ’leri oluşmuştu. Bugün de vardırlar! Hemen tümünün de hedefleri “sorunun çözümüne katkıda bulunmaktır!” Pek çoğu uğraşlarının karşılığını ceplerine konan AB’nin “yuroları” ile almaktadırlar! Fakat çoğu da AB’nin çözüm görüşlerine ters düştüklerinden tek kuruş almamakta çünkü verilmemektedir!
ÇİFTE STANDART? Neden bazı STÖ’leri Rum-Türk ikili ilişkilerini bazen büyük parasal giderleri de gerektiren türlü çeşitli etkinliklerle sürdürme olanağı bulurlarken, bazıları dışlanmaktadır?
Çünkü: AB’ye yamanıp Rum tarafı ile kol kola girenler… “TC’nin garantisi de dahil… TC kökenli Yurttaşların geri dönmesi de dahil… Rum’a büyük oranda mülkünün iade edilmesi de dahil… Türk Rum yoktur Kıbrıslılık vardır görüşü de dahil… Türkiyesiz bir Kıbrıs çözümünün gerçekleşmesi için uğraşmak da dahil… AB’nin onayladığı çözüm şeklini savunuyorlar da ondan!
YA DİĞER STÖ’LERİ? “İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı, TC’nin etkin ve fiili garantörlüğünü içeren bir federasyonu gözlemektedirler.
YA ÖTEKİLER? Tabi ki Ticaret odalarımız, sanayicilerimiz, turizmcilerimiz, tarımla uğraşan kesimlerimiz, esnaf ve zanaatkârlarımız gibi mesleki gruplar da kendi gelecekleri açısından çözüm istiyorlar. Ancak kendi çıkarlarına uygun nasıl bir çözüm istediklerini hâlâ açık seçik ortaya koymadılar! Sadece “çözüm istiyoruz” demekte, “nasıl” sorusuna muhatap olmamaktadırlar!
İSTEYENLER-İSTEMEYENLER. Mesleki kesimlerle (özel sektörün) çözüme yönelik düşüncelerini açık ve net ortaya koymaması nedeniyle sanki KKTC’de sadece “iki görüş” varmış algısı yaratılmıştır! Sesleri ayyuka çıkan örgütlü bir grup propagandaları ile Kıbrıs Türk halkını haksız ve insafsız bir değerlendirmeyle “çözüm isteyenlerle, istemeyenler” saflarına ayırmıştır! Bu haksızlık ancak daha çok mesleki örgütün çözüm tartışmalarına somut önerileriyle katılması sonucunda giderilebilir.
SERDAR DENKTAŞ: (SENDİKALAR–ÖZEL SEKTÖR- VE UZLAŞI ZORUNLUĞU!)
Başbakan Yardımcısı S. Denktaş, “bazen başarılmasının mümkün olamayacak sorunları çözebilecek kadar “dirayetli,” bazen da bizzat Başkanı olduğu partisini bile eritip eksiltecek kadar “zafiyetli” siyasetiyle şaşırtıcı oluyor!
Nitekim partisindeki istifaları durduramazken, “azınlık” olmasına karşın koalisyon hükümetini kısa sürede UBP ile kurması başarısı olmalıdır…
Ne var ki hükümetin sıkıntıları devam ediyor. Giden hükümetlerin de eylemlerinden çok çektikleri “sendikaların” Özgürgün hükümetine de çevrilmiş ateşlenmeye hazır silahları altında “icraat” yapmak kolay değildir! Bu nedenle olmalı, “onlar hükümeti bombardımana başlamadan ben onlarla bir görüşeyim, durum vaziyetleri yoklayayım” demek gereğini duyan S. Denktaş, geçtiğimiz gün Sendikalarla bir toplantı yaptı. (Kavga çıkmadan, çıkmaması için uzlaşmaya çalışmak, uzun zamandır unuttuğumuz bir barış metoduydu, Denktaş bu toplantı nedeniyle hatırlattı..)
Pekala sendikalarla bir uzlaşıya varabildi mi? Hayır! Uzlaşı için ileride bir umut var mı? Hayır! Öyleyse bu sonuçlar bilinirken toplantı neden yapıldı? Çünkü hükümetin eylemler nedeniyle sıkışıp çaresizlikle “mayna” etmeden önce, hem sendikaların anlayışına hem de (tabi destek olmaz) istişarelerde bulunulmasına ihtiyacı vardır. Zaten S. Denktaş da öncelikle bunu teklif etmiştir! Öte yandan:
CAN SIKICI OLAY. Zaman zaman bazı işadamları ile konuşurum. Son günlerde Özel sektörde de “sendikalaşmanın” gündeme gelmesinden huzursuzlar! Diyorlar ki “zaten işler berbat! Ne üretimden kazanabiliyoruz ne sattıklarımızın devlet de dahil parasal karşılığını alabiliyoruz. Hele TC’ye yaptığımız ihracatın parasını bazen bir yıl süre içinde bile tahsil etmek hiç mümkün olmuyor! Artı en pahalı elektrik KKTC’dir! TL Döviz karşısında sürekli değer kaybetmektedir! Dolayısıyle asgari ücret bile ödeyemeyecek durumlara düştüğümüzde işçi personel azaltmasına gideriz… Tüm bu olumsuzluklara karşın Sendikalaştığımız anda bu sorunlara bu kez sendikaların çalışanın çıkarlarını koruma yetkilerindeki eylemleri de ulanacaktır…
KISACA: Özel sektör sendikalardan korkuyor! Korktuğu için de “sendikalaşmaktan” kaçınıyor! İşte gelip giden hükümetlerin zafiyetleri de burada devreye giriyor, “özelin” ayakta durması gerektiği düşüncesinde “henüz zamanı değildir” diyerek sendikalaşmayı geriye itiyor!
(Sendikalarla sendikalaşmalara kimseler karşı çıkmaz. Buna karşın Sendikaların neden gelip giden hükümetlerle özel sektörü korkuttuklarını anlamak mümkün değildir!) Bu nedenle Denktaş’ın Sendikalarla uzlaşı araması, “korkuların” yerine “anlayış ve uzlaşının” geçmesi için gayret göstermeye çalışması olumlu karşılanmalı, özel sektör de benzer sendikalarla benzer diyaloglar kurmalıdır.
KISACA TAKILDIĞIM: (AKITIN BU SUYU GAYRI!)
Gönyeli belediye Başkanı Ahmet Benli sonunda şöyle dedi: “Bırakın hesabı kitabı suyu verin. Hesabı kitabı biz yaparız. Halihazırda bizim suyumuzu devlet verdiğinde, devletten alacağımız parayı kaynağından kesiyor. Halkı niye bekletiyoruz. Yarın suyu verelim…”
İşte iş bitirme refleksi budur. Aylardır tartışıldı da ne oldu? Kavga etmekten başka! Salın bu suyu, aksın çeşmelerden, hesabını kitabını sonra yapın.. Çünkü belli oldu: Bu su akmadan, kullanılmadan, kesin maliyet hesabı yapılamayacak! Akıtın Belediyelerin depolarına, sonra oturup konuşun!
































