Rahmetle andığım iki büyük insan, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş Kıbrıs Türk halkının tarihi sürecinde “liderlik” payesine ulaşmış iki insandı. “Liderlikle” anılmaları raslantı değildi çünkü her iki insan da Kıbrıs Türk halkının “özgürlük ve egemenlik hakları” için mücadele ederlerken o mücadelelerine “Kıbrıs Türk davası” dedilerdi.
Ancak biliyorlardı: “Toplumda birlik sağlanmaz, beraber hareket edilmez ve Türkiye “Anavatan” olarak kabul görmezse Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve egemenlik davasını sürdürmek mümkün değildir.
Biliyorlardı, eğer bir toplum “kurtuluş savaşımına” baş koymuşsa “mefkûresi” yani “ülküsü” de olmalıdır. Çünkü birlik beraberlik ancak toplumsal ilkeler kabulünde sağlanır.
Biliyorlardı, ulusal davalarda “sen-ben” yoktur, “biz” vardır, “bizler” vardır, toplum vardır. Dolayısıyle “dava” vardır.
FAKAT: Tabi ki ayni yolu yürümelerine karşın muhalifleri ile muarızları da vardı. Ancak Kıbrıs Türk halkının davasına yönelik ayrılık ve gayrılıkları ile değil, “kişisel” ayrılıklarıyla! Hatta “Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve egemenliğini “senden daha iyi savunur çeker kopartırım” iddiasında… Ve tabi her devrede “baş” olma yolunda sürdürülen o siyasi mücadele nedeniyleydi muhalefet şerhleri!
Sonuçta Rahmetlik Denktaş ile Küçük bu toplumun İngiliz sömürge döneminden başlayan mücadeleleri ile Kıbrıs Türk halkından onay almış liderleriydi. Türk halkının hem avukatları hem savaşçılarıydı. Nitekim öldüklerinde Türk halkına Türkiye’nin tanıdığı özgür ve egemen bir devlet bıraktılardı. Tek vasiyetleri olabilirdi: Bu devletin ilelebet yaşatılması. Öyle olmalıydı çünkü o devlet bir ömür süren mücadelelerinin vardıkları son menzilinde son hedeflerinin eseriydi.
İŞTE BU DEVLET: İki liderin bize daha ileri götürülmesi için emanet ettiği o devlettir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetidir. Ki ne derler? “Var mı dünyada devlet gibisi!”
Oysa heyhat! Mefkûre sahibi liderlerin mefkûre sahibi arkadaşlarıyla kurdukları Kıbrıs’taki Türk devleti müzakere masasına taşındı. İstenen KKTC’nin kendini fesih ederek Kıbrıs Cumhuriyetinden ilhamla evrimleşip federasyona dönüşmesidir! Varsın adı ile sanı da tarih kitaplarında kalsın.
İşte şimdilerde müzakere masasında geleceğin bu Kuzey Kıbrıs’ı bir dantela gibi ilmik ilmik yeniden “işlenmektedir!”
MESELA: Önce Kuzey’in coğrafyası kırpılacak, sınırları daraltılacak… Sonra bu daracık coğrafyaya sığdırılacak kadar nüfus bırakılırken “cemaat” esamesine düşmüş Kıbrıs Türk halkına da güvencesini AB’nin sağlayacağı “kurucu devlet” adında bir “muhtariyet” verilecektir…
Artık KKTC’de savunulan işte böylesi bir çözümdür! (“Hayır değildir” diyenler bir süre sonra masada nelerin tartışılıp uzlaşıya varıldığını işittiklerinde anlayacaklardır gerçeği.)
Tabi ki iş işten geçmeyecektir. Hâlâ sandık başında “referandum” denilen bir kader oylaması vardır ve hâlâ bu toplumun sağduyulu, yurdunu seven insanları da vardır.
ANCAK: Keşke bu kadar ayrı gayrı yolların insanları olmadan kendi içimizde karara vardıktan sonra müzakerelere başlasaydık. Rumlar gibi!
Keşke “bu ada iki devlet için çok küçüktür” propagandasının dişlileri arasında öğütülüp “basiretimizi” yitirmeden önce, Kuzey’in bizim için vazgeçilmezliği öneminde, “devlet” olduğu gerçeğini masaya koymuş olabilseydik.
Ne var ki bunun için güçlü olmalıydık. Güç ise ancak “birlik ve beraberlikle” sağlanır. Bizse ayrı gayrı olmayı güç saydık! O kadar ki güçlü Türkiye’yi dışlayacak, garantisine bile şerh koyacak kadar! O zaman adada tek güçlü devlet kalacaktır ama. “Güney Rum Yönetimi!” Zaten o gücünü de bir yandan AB öte yandan Yunanistan’ın büyük desteği ile çoktan masaya taşımış, Kuzey’e talip olduğunun önerilerinin kabul görmesi için dayatmaktadır.
































