Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Orta Doğu’daki gelişmeler, Türkiye’nin önemi ve Kıbrıs konusu

Geçen haftanın Rum bakış açısıyla Kıbrıs sorununa ilişkin çarpıcı açıklama AKEL’in AP Milletvekili T. Haciyeorgiyu’dan geldi. Hacıyeorgiyu’nun, AP Dönem Başkanlığı’nı yürüten İtalyan Dışişleri Bakanı Mongherini’nin dönem başkanlığına ilişkin programını açıklarken Kıbrıs sorununa hiç değinmediğini ve bu konuda sorulan sorulara da cevap vermediğini, dolayısıyla AB’nin Kıbrıs konusunu görmezden geldiği hususundaki yakınması, basında yankı buldu.

Bu konudaki serzenişle ilgili yapılan yorumlar çeşitli yönden dikkat çekicidir. Bu haberi okuduğumda ilk dikkatimi çeken husus kaale alınmamanın kendileri için yarattığı sıkıntıya verdikleri reaksiyondur. Kanaatimce bu yakınma, Rum Yönetimi’nin kendi politikasını her zaman istediği gibi AB ülkelerine dayatma ve istedikleri doğrultuda politika saptamaya ve karar aldırmaya yönelik baskılarını, şimdiye kadar rahatlıkla yürüttüklerinden dolayı edindikleri alışkanlıktan kaynaklanmıştır. Her zaman ve her toplantıda yıllardan beri AB’nin gündem odağının Kıbrıs konusuna getirilmesi ve şimdiye kadar haklı haksız AB’nin tarafsızlığını alenen yitirerek Rum Yönetiminin tarafında olması, Türk tarafına verdiği sözleri dahi Rum’ların baskısıyla uygulamamasının yarattığı güven duvarının bu defa sessizliğini hazmedememiştir. AB’nin GKRY’yi tek taraflı olarak nasıl AB üyeliğine aday kabul ederek yıllarca mali ve ekonomik yardımlarıyla ekonomik ve mali seviyelerini yükselttiğini ve her şeye rağmen tam üye yaptığını hepimiz biliyoruz. Kıbrıs Türk tarafının son aşamada referandum öncesinde yaptığı taktiksel hatalarla Rum’ların tam üye oluşu yolunu kolaylaştırdığını da herkes yaşayarak gördü. Bu, tabii ki zaten ne yapılsa AB’ye tam üye yapılacaklardı gibi savunmalarımızı haklı göstermez. Çünkü Rum tarafı o dönemde en azından köşe başında zor bir pozisyonda iken kurtarılmış oldu.
AB’nin tabii ki yıllarca Güney Kıbrıs’ı AB’ye hazırlamasının nedeni ve yarım ülke olduğu halde tam yetkili üye yapması, yalnız Rum menfaatini düşündüğü için değildir. Esas konu AB’nin Akdeniz’in doğusunda en stratejik jeopolitik konumu olan sabit bir üsse ve dünyada “tanınmış bir ülkenin” siyasi, sosyal ekonomik, mali ilişkilerine hakim olmak ve Orta Doğu gibi büyük bir bölgeye yakın olmakla, bölge kaynakları ve siyaseti üzerinde söz sahibi olmak, bu bölgeyi kontrol veya etkisi altında tutmak isteğinden kaynaklanmış ve kaynaklanmaktadır.
Çeşitli yollarla bu ülkede ve bölgede güç olmak isteyen süper güçlerin kolaylıkla başaramadığı veya başarmak için türlü yollara başvuran ülkelere (ABD, Rusya’ya) karşı AB, tereyağından kıl çeker gibi Kıbrıs üzerinde güçlü bir söz sahipliliği edinmiş, sınırlarını buraya kadar genişletmiştir. Kıbrıs üzerinde Rusya’nın mali gücünü ve dolayısıyla şimdiye kadar sağladığı siyasi etkisini de, “ekonomik ve mali krizden kurtarma” adı altında koyduğu kurallarla kırmıştır.
AB, Türkiye üzerinde de, Kıbrıs konusu aracılığıyla uzun bir süreden beri etki kurmaya, gerekirse politik ve ekonomik baskılar ve tehditler uygulamaya çalışmaktadır. Zaman zaman kendilerinin söylemek istemediklerini de Güney Kıbrıs’a söyletmekte veya yaptırmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’nin AB üyeliğine kabul konusunda da parça parça Kıbrıs’tan taviz alma politikasına başvurmaktadırlar. Bu ortam içinde şimdiye kadar AB tarafından pohpohlanan Rum tarafının, bu defa AP yeni dönem başkanının, Kıbrıs konusunu atlamasına fena halde morali bozuldu.
Her ülke her dönem istediği politikaları ilelebet uygulatamaz. Küreselleşen dünyada ekonomik ve mali, siyasi ve askeri önemi değişen bölgelerde, çok taraflı menfaatlerle ülkelerin politikaları bir anda 360 derece değişebilir. Orta doğudaki gelişen ve halen gelişmekte olan Suriye, Irak ve en son IŞİD’in harekâtları ülke haritalarının adeta her gün değiştiği ve önü alınamayan terör olayları, sivillerin perişanlığı ve milyonlarca insanın göçü, orta doğuda batılıların tasarladıkları politikaları geçersiz hale düşürmekte ve özellikle süper güçleri karşı karşıya getiren yeni pozisyonlar yaratmaktadır. Bu beklenmeyen yeni gelişmeler, süper güçlerin eskiden beri kendilerine göre çizmeye çalıştığı orta doğu politikaları ve haritalarını alt üst etmeye başlamıştır. Özellikle Irak ve Kürtler konusunda bu gelişmelerle, Batı başta ABD olmak üzere, kurmak istedikleri dengelerin değişmesini istememektedirler. Türkiye, bölgede hem olaylara yakın, sınırlarında veya içe kaymış çeşitli olaylar, sivil halka kucak açması dolayısıyla da güvenliği dahil her konuda söz sahibi ve taraftar olmak durumdadır. Bölgede en güçlü ve istikrarlı ülke olarak önemi artmaktadır. Bölgedeki gelişmelerden ve alınacak önlemlerden, çizilecek politikalardan Türkiye’nin menfaatlerini korumak açısından işin içinde olmak, en doğal politikadır. Orta Doğu’da istikrarın sağlanmasında Türkiye önemli bir aktör durumundadır. Ve Türkiye’nin önemi daha da artacaktır.
En son ABD Başkanı Obama’nın açıkladığı “IŞİD ile Mücadele Eylem Planı’nda Türkiye’ye önemli roller düşüyor” açıklamasından sonra ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Ankara’yı bu amaçla bu günlerde ziyareti ve Türkiye’den hangi açıdan olursa olsun destek sağlayabilmesi, operasyonel olmasa bile -ki Türkiye buna katılmak istememektedir,- yalnız lojistik destek için dahi olsa Türkiye’nin hava sahası ve üslerinin kullanılması, bu operasyonun başarısı için, çok önemli hayati bir değeri vardır. Diğer taraftan Orta doğudaki enerji kaynaklarının batılılarca kullanılmasında, özellikle ABD’nin yıllardan beri mücadele ve savaştığı bu bölge hakimiyetini devam ettirmek için, bundan sonra Türkiye’ye daha çok ihtiyacı olacaktır. Esasen ABD artık kendi direk askerleriyle savaşmaktan imtina etmekte, bölge ülkelerine ve taraf tuttuğu ülke ve güçlere destek vererek amacına ulaşmak niyetindedir.
Ve kim bilir bu değişmekte olan siyasi, ekonomik, stratejik koşullar, Kıbrıs konusundaki çözümsüzlüğün giderilmesine ve bölgede uzlaşının getireceği yararlar gözetilerek taraflarca kabul edilebilecek adil bir sonucun sağlanmasını da tetiklemesini mümkün hale getirebilir.