Gündem önümüzdeki günlerde yine ekonomik protokol olacak.
Konuya ilişkin tüm yazılarımda da yazdığım gibi, ekonomik protokol sadece para değil. KKTC’nin bir türlü düzelmeyen, aksine giderek zora giren mali yapısının ve ülke ekonomisinin yapılandırılması için de bir plan, bir program. Bugüne kadar asla hissetmediğimiz “Sürdürülebilir kalkınma” hedefi var, yapısal dönüşüm var, her yıl bir kaç basamak aşağı giden rekabet gücünün arttırılması var. Tasarruf var, mali disiplin var, kaynakların doğru harcanması var…
“Biz kendimiz de bu programı uygulayabiliriz” denebilir. Ben de derim ki, e, uygulasaydınız o zaman. Yıllar yılı herhangi bir yaptırımı olmadan, hesabı sorulmadan, hesaplaşması yapılmadan akıtılan kaynakların nerelere gttiğini sanki bilmezmişiz gibi…. O günlerde kimsenin şikayeti yoktu. Makam kapısına gidenler, siyasi etkisine bakılarak nemalandı bu paralardan. Paraları dağıtanlar da, bir sonraki seçimi garantilediler.
Bakın 2007-2009 yılları programının sonunda, öngörülen Kamu, Sosyal Güvenlik, Yerel Yönetimler Reformlarıyla bütçe açığının 75 milyon TL’ye düşürülmesi öngörülmekteydi. 20010-12 için de aynı öngörüler devam etti… Maalesef bu rakamlara asla ulaşılmadı. Bugün bütçe açığı 374 milyon TL….
Geçelim; kamuda istihdamın sınırlandırılmasında, borçlanma kurallarında, reform destekleme ödenekleri için gerekli olan projelerin hazırlanmasında gerekler yerine getirilmedi. Malum, o projeler hazırlanmadığı için bu kaynaklar da kullanılamıyor. Batık bankalardan tahsil edilmesi gereken paralar, tüm protokollerde yeraldı, bu paralar toplansın, KİT borçlarına, reformların finansmanına aktarılsın dendi, bu da es geçildi.
Bunlar sadece bir kaç başlık… Ama gelmiş geçmiş tüm protokollerde var. Ve daha niceleri… Sektör, sektör, her konuda bir yapılanma, bir plan, proje. Hepsinin altında büyük büyük imzalar var.
Şimdi hala “neden bu durumdayız”, ya da “Ekonomik protokol=yıkım paketi” diyebilecek miyiz? Buna yüzümüz, suratımız var mı?
Başbakan’ın geçtiğimiz günlerde, “Bugüne kadar uygulanmayan herşey uygulanacak” sözleri bana bunları düşündürdü.
Umarım ezberlerimizi bozarlar…
MEDYANIN KURTULUŞU VERGİ İNDİRİMİNDEDİR…
Dün Meclis’te BRT Bütçesi’nin görüşülmesi sırasında, sadece BRT’nin değil, diğer basın ve yayın kuruluşlarının gelirlerinin arttırılmasının, demokratik yaşamla bağlantısı üzerinde duruldu.
Söylenenler, genelde bilinen hususlardı. Yurt dışında sesimizin duyurulması, BRT’nin tarihi misyonu falan. Oysa Ferdi Sabit Soyer’in ve Tufan Erhürman’ın üzerinde durdukları en önemli konu, basınımıza yönelik tehditlerin üstesinden gelme konusuydu. O da neydi, bu küçücük ülkede, isteyen sermaye sahibinin, yayın kuruluşlarını ele geçirerek, çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturması tehlikesiydi. Aslında demokrasiyi tehdit eden bir endişeydi…
Ardından kamu ve özel yayıncılığının nasıl güçlendirilebileceği tartışıldı, ancak, öne sürülen en somut öneriler, ya devletin kaynak aktarmasıydı, ya da ithal mallara konulacak bir verginin yayın kuruluşlarına aktarılmasıydı. Böyle bir durumda, ithalatçının bunu bana yansıtacak, yani vatandaş ödeyecek.
Oysa ne Türkiye’de, ne de başka ülkelerde medya sektörü böyle uçmadı… Dev bir endüstrisi haline gelmesi böyle olmadı.
Ya nasıl oluştu, devletin gelirlerinden bir miktar vazgeçmesiyle. Yine keşif yapmaya gerek yok, gerçek bu, denenmiş, uygulanmış. İş çevreleri verdikleri reklamları ciddi bir oranda vergiden düşürecekler.
Şu anda vergi mevzuatımızda bulabildiğim bir maddede, işletmelerin, brüt kazancının sadece yüzde 5’i kadar verdikleri reklam, vergiden muaf. İşte bu oran artmalı. Vergi indirim oranı, yatırımlarda yüzde 50, hayır kurumlarına bağışlarda yüzde 10, spor kulüplerine sponsorlukta yüzde 60 , ama reklam harcamalarında sadece yüzde 5…
Bu iş bu kadar basit. İşadamına zorla vergi verdiremezsiniz. Bir şekilde giderlerini azaltarak teşvik edebilirsiniz.
Velhasıl dün yine bir konuda daha havanda su dövüldü…
YERİN KULAĞI VAR
SAĞDA YENİ PARTİ:
Son seçimlerde hedefledikleri, “sağda birliği” sağlayamayan ve aylardır DPUG ile UBP’yi birleştirmek için uğraşanlar, bunu başaramayınca, istifa etmeyi tercih ettiler. Ortalıkta dolaşan bir iddiaya göre, bu istifaların arkasında Eroğlu var ve partilerinden istifa edenler, yeni bir parti çatısı altında birleşecek. Hatta, sadece bu arkadaşların değil, UBP’den de bazı isimlerin partilerinden istifa edip, yeni oluşumda yer alacakları konuşuluyor… Ateş olmayan yerden duman çıkar mı, çıkmaz mı göreceğiz.
ETEK Mİ GİYMİŞ OLDU:
DPUG’den istifa eden, ve bu istifasını da partisine SMS yolu ile bildiren milletvekili Menteş Gündüz, geçtiğimiz yıl basında yer alan “istifa edecek” iddialarıyla ilgili olarak, “ben etek giymem” gibi iddialı bir laf etmişti. Fakat öyle görülüyor ki, derlerin altından çok sular akmış. “Etek giymem” diyen Gündüz istifayı basıvermiş. Boşuna dememişler, “büyük lokma ye ama, büyük laf etme” diye…
EKMEĞİNE BAL SÜRÜYORLAR:
Yeni kurulan ancak, henüz tam olarak siyasi bir zemine oturamayan Halkın Partisi ile ilgili diğer partilerdeki rahatsızlık herkesin malumu. Bu partiler ise, derlenip toparlanmak yerine, yeni yeni kirzler yaşıyorlar. Bu da seçmeni ister istemez alternatif bir partiye yöneltiyor. Mevcut partiler adeta yeni partinin ekmeğine bal sürüyorlar…
OY VERMEYİN:
Seçildikleri partiden geçerli bir gerekçe göstermeden ve tamamen şahsi ikballeri için ayrılan vekilleri sandıkta bırakmak, seçmenler olarak hepimizin boynunun borcu olmalı. Seçilebilmek için seçmenin önünde on takla atan, seçildikten sonra aldıkları oylara ihanet edenleri toplum olarak affetmemeliyiz… Ülkesine hizmeti unutup, sadece kendine hizmet eden ve partiler arasında mekik dokuyan bu tiplere oy vermeyip onları siyasi çöplüğe atmalıyız. Eğer bu isimleri yendien seçip de Meclis’e gönderirseniz, şikayet etmeye hakkınız olmayacak…
KAFALARINA SAKSI DÜŞTÜ:
Yıllardır bırakın AB’ye girmeyi, açılacak her başlığı veto etmeyi marifet sayan Rumların bugünlerde ağızlarından bal damlıyor. Rum sözcü Nikos Hristodulidis, Türkiye’nin AB’ye girmesi gerektiğini söylemiş. Tabi, müzakere çerçevesinde kaydedilenleri istisnasız ve tam yerine getirmesi şartıyla…
Son birkaç gündür Türkiye’ye karşı takındıkları olumlu havanın bir hikmeti vardır herhalde…
HABER İLGİNÇ:
Göçmen konularıyla ilgili olarak Türkiye’den Yunanistan’a giden İçişleri Bakanlığı’nın bir görevlisi, pasaportunda KKTC mühürü olduğu için bir süre alıkonmuş. Devamı daha ilginç, Yunan makamlarından, “Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu üçüncü ülkelerden Yunanistan'a gelen yolcuların pasaportlarında KKTC mühürü bulunması sorun teşkil etmez” görüşü gelmiş ve görevli Yunanistan’a girebilmiş. Demek ki sorunu olanlar sadece Kıbrıs Türkleriymiş, bu yeni bir gelişme olsa gerek…
ZİRVEDEKİLER
Özdemir Tokel: “Toplumun sokakta talep ettiği ve sloganlar üzerinden yürütülen, çağdaş, demokratik, adil, temiz, şeffaf yönetim söylemleri partilerin dilinden düşmezken, diğer taraftan aynı toplumun, adaletsiz istihdam talepleri, şeffaf olmayan kişisel beklentileri, demokratik ortamlarda söz konusu dahi olamayacak yaklaşımları siyaseti de siyasileri de nasıl davranacaklarını bilmez bir duruma düşürdü…”.
DİPTEKİLER
Zorlu Töre: Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile Başbakan Ömer Kalyoncu’nun KKTC’deki nevruz kutlamalarına katılmalarını ve orada bazılarının attığı sloganları eleştiren Zorlu Töre, “Bu düpedüz Türkiye düşmanlığıdır. Terör örgütü PKK’ya destek vermektir” diyerek, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı terör örgütü PKK'ya destek vermekle suçladı. Sağ oylara yönelik bir kara propaganda…
































