Eminim sizler de benim gibi, hergün su krizi veya Ercan krizi duymaktan, hükümet ne gün bozulur hesaplarını okumaktan bıktınız usandınız. O nedenle bu haftanın ilk günü, içinizi karartmak yerine, sevgili dostum Ahmet Okan’ı yazmayı uygun buldum…
Araştırmacı, edebiyatçı, ozan, müzisyen, çok yönlü kimliği olan Ahmet Okan’la dostluğumuz eski yıllara dayanır…
Geçtiğimiz akşam sevdiğim bir dostumla sohbet ederken konu birden geldi Ahmet Okan’ın geçen gün yazdığı "Geriye baktığımızda" başlıklı yazıya odaklandı. Dostum, son zamanlarda bu kadar güzel ve anlamlı bir yazı okumadığını söyledi…

Okan’ın bu yazısı sosyal medyada en çok paylaşılan yazılarından birisiydi. Biraz daha genç kuşaktan olan ve Ahmet’le hiç tanışıklığı olmayan dostum, "Ahmet abiyi biz niye bu kadar sevdik biliyor musun?" dedi. "Ahmet abi, biz Kıbrıslı Türklere bu yaşadığımız topraklar üzerinde, tarihin bizimle birlikte başlamadığını yeniden hatırlattı. Kıbrıslı Türklere, okullarda hep resmi tarih tezinin bir gereği olarak, tarihin 1571 yılından itibaren başladığı ezberletildi. Neredeyse bütün tarihimiz Rumlarla ihtilafların başladığı 1950’ler ile 1974 yılı arasına sıkıştırıldı. Rumlar ise bizi hep, 400 küsur yıllık misafirler olarak niteledi. Oysa Ahmet abi, son birkaç yıllık yazılarında, bu toprakların binlerce yıllık bir tarihi olduğunu ve bizim de Kıbrıslı Türkler olarak bu tarihin bir parçası, mirasçıları olduğumuzu hatırlattı. Bize, bu toprakların 400 küsur yıllık misafiri değil, insanlık tarihinin bu topraklarda başladığı 10.000 yıllık tarihsel kültürün taşıyıcıları ve bir parçası olarak evin sahiplerinden biri olduğumuzu öğretti. Biz Ahmet abiyi bu yüzden çok sevdik"….
Bu görüşlere katılmamak mümkün mü..?
Şöyle yazmıştı geçen günkü dostumun deyimiyle Ahmet Okan:
"Temeli Lüzinyan, duvarları Venedik, hanayları Türk…
Bir ibadet yerinde pencereler haç, kubbelerde ay yıldız.
Uyum içindeydi hayat…".
Binlerce yıllık bir kültürün bugünkü yaşamımızla iç içeliği ve günlük yaşantımızın her zerresine dokunuşu daha güzel ve etkili nasıl anlatılabilir ki..?
Ahmet dostum, aslında yüzlerce kitap ve makaleyle yazılabilecek olanı, sanki bir bir şiir gibi yazdığı üç cümleyle özetleyiverdi.
Sadece üç cümlesiyle, yıllarca içine sıkıştırılmak istendiğimiz yüzeysel bir tarih anlayışını altüst etti.
Bu altüst edilen aslında son kırk yıldır siyasette, ekonomide, devlet yönetiminde, kısacası her alanda bizi kuşatan kısır "Sarayönü" ya da "Dikilitaş" zihniyetinin de altüst edilişidir…
Ahmet Okan bize bir şeyi daha hatırlattı yazdıklarıyla.
Son kırk yıldır yarattığımız, yağmacı, bencil, hazıra dayalı, çarpık düzenden önce toplumsal değerlerin daha öne çıktığı bir yaşam tarzımızın olduğunu…
Belki daha yoksulduk, belki daha yoksun.
Ama "Kız Lisesi sokaklara dağıldığında,
Tekmil şeher siyah üniformalı kızların rengine bürünürdü,
Yakaları ve çorapları beyaz,
Bir neşeye, bir güzelliğe gömülürdü caddeler ve sokaklar…".
Dostum Ahmet Okan’la 68-70 yıllarının liseli heyecanını, 1974 savaşının korku ve acılarını birlikte yaşadık. İlk aşkı, hatta ilk sigarayı, o zamanın “Bağlı Birlikler Kışlasında” birlikte tattık. “Nadire Köprüsü” şarkısını ilk kez, annesi rahmetli Ayşe teyzenin sesinden dinlemiştim. “Nadire köprüsüne, çıktım baktım üstüne, beni düğme yapmışlar, sevdiğimin göğsüne” dizeleriyle… Kaymaklı taarruzunda, zamanın modası yüksek topuklu ayakkabılarımızın çıkan topuklarını, G3’ün dipçiğiyle çaktık…
Ya arabaların lüks olduğu, denize gitmek için otobüslerle toplu olarak gidildiği 1960’lı yıllarda, spor bisikletlerimizle Lefkoşa’dan 6.5 mile gidişimizi unutmak mümkün mü..? Tıpkı Ahmet’in dediği gibi;
"Bisikletle turlamak ne güzeldi,
Bir arkadaşınıza bisikletle uğramak,
Bisikletin üstünde dururken kapıyı çalmak,
Sonra iki bisiklet,
Uyarsa üç ve dört,
Yol almak,
Neresi olursa olsun,
Omuz omuza,
Grup grup bisikletliler,
Kimisi sinemaların önünde afişleri incelemekte,
Kimisi bir pavyonun önünde vakit geçirmekte.
Hayatın akışına bırakırdınız kendinizi,
Siz kente değil, kent size tebessüm ederdi,
Üstelik Lüzinyanca, Venedikçe, Rumca ve Türkçe.
Gün gelir ayaklarınızda Beatles botları topuklu,
Yere İngilizce basardınız,
Dilinizde Türkçe bir türkü,
Üstünüzde bir parka ya da bir Mücahit paltosu, çok şeyler anlatırdı sırtınızda.
Böyle geçerdi hayat…"
Ahmet Okan bize her sabah, kim olduğumuzu yeniden hatırlatıyor.
Daha onurlu, daha saygılı, daha sevgili bir toplum olmanın yeniden mümkün olduğunu.
İyi ki varsın Ahmet dostum, kalemini elinden hiç bırakma, olur mu..?
YERİN KULAĞI VAR
EIDE GERÇEKLERİ GÖRDÜ: Espen Barth Eide, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı… 17 ay önce göreve geldiği günlerde, umut sözleri söylüyordu. Hatta “yıldızlar bir hizaya geldi” sözlerini de ondan duymuştuk. Sonradan, “görüşmelerde takvim yok, ben Mart’ta referandumdan söz etmedim” dese de, 4 Ekim 2015’de AB’ye bilgi verirken, “Herşey yolunda giderse, Mart’ta referandum olabilir” dediği haber verilmişti. Şimdi son günlerde bakıyorum, Eide de, esnek konuşmaya başladı. “Çözüm mümkün, ancak çok yakında gibiymiş gibi de bir hava yaratmak istemiyorum” diyor. Soruna bizzat taraf olduktan sonra, gerçekleri gördüğü, zorlukları anladığı anlaşılıyor. Hep böyledir zaten, görevden ayrıldıktan sonra da gerçekleri söylemeye başlarlar. Biz de buralarda zaman kaybeder dururuz…
BÜYÜK ÇELİŞKİ:
Daha düne kadar toplumun değerlerini birilerine peşkeş çekerek, kendilerine şahsi menfaat sağlayanlar, bugünlerde “vatan kurtaran Şaban” pozisyonunda vatandaşın huzuruna çıkıp, sözde hesap soruyorlar. Bugün geçmişte yaptıkları için hesap vermek yerine, hesap soran pozisyonuna girmeleri bizim ayıbımız… Şöyle bir etrafınıza bakın, kim olduklarını siz de göreceksiniz…
RUMLAR TÜRKİYE’YE SEYAHATTEN VAZGEÇMİYOR:
Rumların Türkiye ve KKTC’deki harcamalarının bir ayda 1 milyon euro’ya yakın olduğu haber veriliyor. Geçmiş yıllara baktım, son 3 yılda rakamlar aşağı yukarı aynı. Ne artmış, ne eksilmiş. Ancak, ekonomik krize rağmen ortalamayı korumuş olmaları dikkat çekici. Yine de bu miktarın içinde Türkiye seyahatlerine harcanan para ciddi bir rakam tutuyor. Bu da Türkiye’nin kendileri için cazip olmasından kaynaklanıyor. Kumarhaneler dışında biz de daha cazip fırsatlar sunabilsek, belki burada yaptıkları harcamalar da artacak…
BİZZAT GÖRDÜM:
Hayvan Üreticileri Birliği Başkanı Naimoğulları son kullanma tarihleri geçmek üzere olan et ve süt ürünlerinin ülkeye ithal edildiğini ve KKTC’de paketlenerek tarihlerinin uzatıldığını söylüyor. Tarihler uzatılıyor mu bilmem, ancak benim bizzat kendi gözlemime göre, sucuk, salam v.b ürünlerin raf ömürleri bitmek üzere.. Önceki gün bu ürünlerden almak için gittiğim bir zincir markette, değişik markalardan hepsinin son kullanım tarihlerinin Şubat 2016’da olduğunu gördüm. Almadım, başka bir markete gittim, yine aynı şey. Bu durum, Naimoğulları’nı doğruluyor. Denetimi marketlerden, ithalatçıya kaydırmak gerekiyor sanırım…
THEOHARUS LİDERLİĞE OYNUYOR:
Eleni Theoharus Anastasiadis'in DİSİ partisinden ayrılan bir milletvekili. Epey vukuatlı… Yunanistan'ı, Türkiye'ye gereken cevapları vermemekle suçlamış, Yunan Dışişleri Bakanı Venizelos tarafından kellesi istenmişti. KKTC'de düzenlenen faaliyetleri durdurmakla ünlüydü. Mehmet Ali Talat için "Türklerin Spartaküs'ü olabilir" demişti. Partiden ayrıldı, şimdi "Tehdit altındaki Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kurtarma" amacıyla bir Dayanışma Hareketi kurdu. Anlaşılan aşırı sağ, anlaşma karşıtı kitlelere oynamayı düşünüyor. Mayıs ayında seçimlere katılması halinde alacağı oy, Rum halkının tutumu hakkında önemli bir veri olacak…
ANSIZIN ÇIKMADI:
Son yıllarda ülkemizde çöreklenen ve adına “mafya” dediğimiz örgütlerin yaptıkları ortada. Peki ama bu örgütler ansızın mı ortaya çıkıyor. Hayır, eğer bir ülkede yasalar çiğneniyorsa, el altından karanlık icraatlar yapılıyorsa, bu tür suç örgütlerine fırsat doğuyor. Onun için kimse çıkıp da, “bunlar da nereden çıktı” demesin. Yarattığımız bozuk ve popülist düzen, en çok onların işine yarıyor…
ZİRVEDEKİLER
Cenk Uzunoğlu: “Siyasette de günlük hayatımızda olduğu gibi gerçekleri kabullenmek zordur.
Bundan dolayı hatalarını, yaptıkları ile yapamadıklarını taşıma cesareti gösteremedikleri için inkâr ederler. İnkâr kendinden kaçanların en güçlü kurtuluş aracıdır. İnkâr eder ve başarısızlıklarından kurtulduklarını zannederler. Kendi inandıkları hikâyelere, başkalarının da inanacağını umut ederler…”.
DİPTEKİLER
Faiz Sucuoğlu: Turizm Bakanı, Türkiye’de yaşanan terör saldırılarının KKTC turizmini de etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu söylemiş. Türkiye bile bu etkiyi ortadan kaldırmak için plan proje yapar, buna göre tanıtım söylemleri geliştirirken, bizim Bakan, şimdiden hiç bir terör olayı olmayan bir ülke için, “bittik, mahvolduk” havasında. Turist psikolojisi önemlidir, kırılgandır. Bundan sonra ne çalışma yaparsanız yapın, yarattığınız bu psikolojik etkiyi ortadan kaldıramazsınız…
































