Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PLANSIZ GELDİK, PLANSIZ GİDİYORUZ…

CTP milletvekili hukukçu Fazilet Özdenefe, “Bizde herkes Baro’ya kaydını yaptırabiliyor. Sınavlarda seviye yükseltilmeli. Son 5 senenin sorularını ezberleyen sınavı geçebiliyor” diyor.
Bu eleştiriyi başka hukuçu arkadaşlarımdan da duydum. Ancak onlar, fabrika gibi hukukçu üreten üniversiteler yüzünden, soruların her yıl biraz daha zorlaştırıldığını, ancak çarenin Baro’nun her yıl için kota koyması olduğunu  söylemekteler. Öyle veya  böyle ortada bir sorun var.
Üniversite adası olduk diye övünmekteyiz. Diğer taraftan, artan üniversite sayısı; artan kontenjanlar ve dolayısıyla artan mezun sayısı, çalışma hayatımızı, ülkenin kalkınmaya yönelik hedeflerini, işsizliği, adaleti bozmaya başladı.
Nasıl mı, çok basit.
Bir ülkenin hangi alanda yetişmiş elemana ihtiyacı olduğunu belirleyen bir bilim dalı var. Eğitim Planlaması. Bizde halihazırda bu konuda çalışan birimler var. Yetmedi, DPÖ var. O da ihtiyaçları ve fazlalıkları ortaya çıkarabilecek durumda. Kalkınmanın planlamasını yapan da bu kurum.
Var da, uygulanıyor mu? İşte eksik olan bu…
Ülkenin ne kadar eczacıya, ne kadar hukukçuya, ne kadar doktora ihtiyacı olduğu, bence bu birimlerin elinde var.
O zaman ne yapacaksınız, o verilerle planlamanızı yapacak, kontenjanları daraltacaksınız, belki puanları yükselteceksiniz…. Aynen Türkiye’de geçen yıldan beri yapıldığı gibi.
Ne yapacaksınız; bursları bu kriterlere göre vereceksiniz.  Yani yığılma olan branşları cazip olmaktan çıkartacaksınız. Çünkü sizin bu kadar çok hukukçuya, bu kadar çok eczacıya, bu kadar çok öğretmene ya da doktora iş imkanı yaratacak durumunuz yoksa, ülkenin de böyle bir ihtiyacı yoksa, bunu yapacaksınız. Planlama budur.
Şu anda 4 üniversitenin  eczacılık bölümleri var, buna yurt dışından mezun olanları da ekleyin; sonuç felaket. Şu anda 180 olan eczane sayısının, bir kaç yıl içinde 400’ü bulacağı hesaplanıyor.
Hukukçular da aynı durumda. Halihazırda avukat yazıhanelerinde asgari ücretin altında maaşla çalışan yüzlerce genç var.
Emeklere yazık, yapılan masrafa yazık. Üstelik devlet için de, gençler için de hiç bir kazancı yok.
Aslına bakarsanız, bu planlamalar tüm sektörler için yapılmış ve uygulanmış olsa, zaten ekonomimiz de, devlet bütçemiz de, kamu da, sosyal yaşamımız da böyle bir kaos içinde olmazdı… 

                                                *****

“GEÇİCİ” GEREKÇESİYLE YATIRIMLARI YAPILMIYOR…
Son günlerde Mağusa Belediyesi ile ilgili tartışmalara şahit oluyoruz. Tartışmaların tamamen siyasi olduğunu savunan Başkan İsmail Arter, “ Mağusa Belediyesinde bir enkaz” devraldığını savunuyor. Özellikle seçildikten sonra gereğinden fazla istihdam yaptığı ve bu istihdamların belediyeyi maddi bir krize sürükleyeceği uyarılarına ise, kendince bahaneler üreten Arter, bu isitihdamların, kazandığı seçimin diyeti olduğunu kabul etmek istemiyor…
Dün yazımı yazarken bir vatandaş aradı. Sesinden hayli sıkıntılı olduğu belliydi. Adını vermek istemedi, ben de ısrar etmedim. Belli ki deşifre olmaktan çekiniyordu. Çalıştığı işyerinden iş azlığı nedeniyle durdurulduğunu ve 4 yıl işsiz kaldıktan sonra 6 ay önce Mağusa Belediyesi’nde işçi olarak işe başladığını söyledi. Kendisinin yalnız olmadığını, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından, eski bir UBP milletvekilinin aracılığı ile 50-60 kişiyle birlikte istihdam edildiklerini açıkladı. Ancak aradan 6 ay geçmesine rağmen, Sosyal Sigorta ve İhtiyat Sandığı yatırımlarının yapılmadığını, nedenini sorduklarında ise, “Siz geçicisiniz, kadrolu değilsiniz” gibi gerekçeler gösterildiğini, işşsiz kalmaktan korktukları için de aylardır ses çıkaramadıklarını söyledi. Öyle görünüyor ki, Sayın İsmail Arter, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy karşılığı bu insanları işe almak zorunda kalmış ve çalıştıkları her günün karşılığı 80 TL ödemeyi kabul etmiştir. Bu insanlar geçici bile olsalar belli bir süre sonra ya işlerine son verilir, ya da, kanuni mükellefiyetleri yerine getirilir. Bu da, felaketin eşiğindeki Mağusa Belediyesi’nin bir başka yönü…

 

YERİN KULAĞI VAR
SUYUN TONU 4 TL:
Vatandaş, suyun kimin tarafından yönetileceğinden çok, musluklardan kaça akacağını merak ediyor. Yapılan ilk tesbitlere göre, Türkiye’den gelen suyun vatandaşa maliyeti, ton hesabıyla 4 lira civarında olack. Rahatlıkla kullanılabilir, hatta içilebilir kalitede ise, bu fiyat pek pahalı olmayacak…
 
HANİ TARLALARA VERİLECEKTİ:
Saatte 8 bin metreküp su, sorun çözme becerimiz olmadığından hala denize akıyor. Geçen günlerde Türkiye Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, "Daha önce denize geri akıyordu. Arkadaşlara talimat verdim, 'Bunu denize akıtmayın, yer altı suyunu beslemek için kullanın' dedim. Kıbrıs'taki işletmeye karar verilinceye kadar en azından, 'giden su denize boşa akmasın' diye talimat verdik" dememiş miydi? Demek talimat yerine gelmemiş…

ALİ KIRAN BAŞ KESEN:
Kıb-Tek Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Akim Kurum’a borcu olan her kim olursa olsun elektriğinin kesileceğini duyurdu. Özkan Yorgancıoğlu hükümeti ile zamanında ciddi krizler yaşayan Akim, su projesiyle ilgili kullanılan ve aylık yaklaşık 100 bin TL civarında olan elektrik harcamasının bugüne kadar ödendiğini, ancak bundan sonrası için şüpheleri olduğunu, herhangi bir faturanın ödenmemesi halinde ise akımın kesileceği uyarısında bulundu. Akim, resmen ayrı bir cumhuriyet gibi…  

MALUMUN İLANI, KAÇAK VAR:
Çalışma Dairesi’nin raporunda yine en çok dikkat çeken konular, kayıt dışı ekoomi ve kaçak. Kaçak işçi çalıştırma konusunda 2 milyonun üstünde  ceza kesilmiş, sadece 609 bin TL tahsil edilebilmiş. Denetim yapılan işyerleri de KKTC’nin tümünü kapamıyor zaten. Bunun dışında, Sigortalı işçi sayısı 82 bin. Ancak İhtiyat Sandığı’na 53 bin işçi için yatırım yapılıyor. Bunların açıkları da korkunç. Sonuç, daha çok denetim olmadığı sürece, bu açıklar katlanarak artacak. Bundan sonra Türkiye’nin de bu iki kurumun açıkları kapatma gibi bir tutumu olmadığına göre…

NASIL BİR ÇÖZÜM:
Herkes 2016 yılında adada bir çözümün olacağına inanıyor. İki toplumun büyük çoğunluğunun beklentisi de bu. Ancak kimsenin, nasıl bir çözüm olacağı konusunda pek bir bilgisi yok. Bir çözüm olsun da nasıl olursa olsun havasında gidersek, bulunacak çözümün uzun ömürlü olacağına inanmıyorum. Yarım asırlık sorun 3 ayda çözülürse, taraflardan birinin bundan memnun kalmayacağını söylemek, yanlış olmaz sanırım…

DOĞRU OLAN:
Güney Afrika’daki barışın mimarlarından Roelf Meyer; “Bizim müzakere sürecimiz çok şeffaf bir süreçti. İnsanlar tam anlamıyla günlük olarak müzakerelerde ne olup bittiğini izleyebiliyorlardı. İnsanları devamlı bir şekilde süreç boyunca ikna etmeye çalışmak, sürecin sonunda karşılarına bir oldubitti ile çıkmaktan çok daha iyidir…”değerlendirmesinde bulundu. Aslında bugünlerde her iki toplumun da sıkıntılarının nedeni, masada ne olup bittiğini tam olarak bilememektir. Böyle olunca da doğru yanlış birçok haber ile vatandaşın kafasın bulanıyor…

ZİRVEDEKİLER
İbrahim Benter: Vakıflar İdaresi Genel Müdürü Benter, aslında dünyaca ünlü bir tıp profesörü. “American Journal of Physiology – Heart and Circulatory Physiology” dergisi, Benter’in kendi buluşu olan Angiotensin-(1-7) isimli hormonun, kalp krizi sonrası tedavideki önemini vurgulayan bir makale yayınladı. Keşke kendi ülkesi de Prof. Benter’e, araştırmalarını burada geliştirebileceği imkanlar sunabilse…

DİPTEKİLER
Ali Erel: Mülkiyetle ilgili tazminatları Türkiye’nin ödemesi gerektiğini söylüyor Sayın Erel ve “Bunu bizim konuşuyor olmamız lazım” diyor. Bunun tercümesi, “Türkiye işgalcidir, bedelini ödesin” oluyor doğal olarak. Sanki Güney’den birileri konuşuyor gibi. Hatta onlar bile böyle bir talepte bulunmuyor. Ben de diyorum ki; söyleyene değil, söyletene bak…