Güney Kıbrıs’ta Temsilciler Meclisi’ne verilmek üzere bir yasa önerisi hazırlanmış.
Buna göre, alkol ve uyuşturucu etkisinde olan biri, trafikte ölüme neden olursa, 10 yıl hapis cezasına çarptırılacak. Bu ceza, aşırı sürat nedeniyle ölüme sebebiyet verme durumlarında da geçerli olacak.
Ceza dediğin caydırıcı olmak zorunda.
Oysa bizde öyle değil. Geçtiğimiz yıl Yenidüzen’in yayınladığı bir araştırmada, trafikte ölüme sebebiyet verenlere verilen cezaların dökümü vardı.
Buna göre, son iki yılda 5 ayrı dava karara bağlanmış. Bunlardan 4’ünde 1 yıldan, 2,5 yıla kadar hapis cezası verilmiş, biri de para cezasına çarptırılmış.
2,5 yıl ceza alanlardan bir tanesi de, hem alkollüymüş, hem ehliyeti ve sigortası yokmuş.
Geçelim… Yine bir alkollü sürücü ölüme sebebiyet vermekten 30 ay ceza almış, bir de Yüksek Mahkeme’ye gitmiş ceza indiriminde bulunmuş. Yüksek Mahkeme affetmemiş tabii.
Burada sadece hakimleri sorumlu tutmak mümkün değil.
Yasa’da ne varsa o… Ama yasalar, caydırıcı değil. Ceza yasası, ölümlü trafik kazalarında verilebilecek azami cezayı 7 yıl olarak belirlemiş. Bu da, sürekli yapılan tadilatlarla ancak 2 yıldan 7’ye çıkartılmış.
Oysa sadece alkollüyken araç kullanmanın cezası bile 2 yıl. Hem alkollü araç kullanacaksın, hem de adam öldüreceksin, ceza, en fazla 2,5 yıl.
Bugüne kadar verilen en ağır ceza, 111mg alkol etkisindeyken, Asya Rıdvanoğlu’nun feci şekilde ölümüne sebep olan Ali Aziz Zenginses’e verildi. O da 5 yıl.
Polis Genel Müdürlüğü’nün bir araştırmasına göre, trafikte ölüm oranı İngiltere’de her 100.000 kişiye 3 kişi iken, Türkiye’de 4,8, KKTC’de ise bu oran tam 14,6. Demek ki büyük bir sorunumuz var.
Çözümü için eğitim ve yolların güvenliği öne çıkarılsa da, bence esas sorun cezaların caydırıcı olmaması.
Nitekim, trafikte ağır suç işleyenleri de araştırmışlar. Bunların ortak özelliği de “kuralları reddetmek” olmuş.
O halde, reddedemeyecekleri kurallar koymaktan başka çare yok…
SADECE ARSENİK Mİ..?
ABD’de tüketilen tavukların yüzde 50’sinin karaciğerinde arsenik bulduğu iddia edildi.
Hayvanların daha az yemle, daha çabuk büyümesi için arsenik karıştırılmış yemle beslendiği bizzat ABD Gıda ve İlaç Dairesi FDA tarafından açıklandı.
Haber Türkiye’de patladı. Yetkililer, bu yemlerin zaten yasak olduğunu açıkladılar. Ardından bizim üreticilerimiz de, AB kurallarına göre bu tür kimyasalların yasak olduğunu savundular.
Tam içimiz rahatladı derken, bir başka açıklama gözüme çarptı.
İngiltere bir AB ülkesi. Ve İngiltere’de yapılan bir anket, ülkede üretilen tavukların, arsenik değil ama, insanlarda zehirlenmeye neden olan campylobacter (kampilobakter) denilen bakteri türü içerdiğini ortaya koydu.
Söz konusu bakteri, tavukların yıkanması sırasında insanlara bulaşıyor ve ishal, mide krampları, ateş halsizlik ve hatta ölüme neden oluyor. En çok etkilenen grup ise, 5 yaş altı çocuklar ve yaşlılar.
Bu testlerin bizde yapılıp yapılmadığını da gerçekten merak ettim.
Araştırmayı yapan Gıda Standardları Ajansı FSA, İngiltere’nin en önemli marketlerinde satılan tavukların ne oranda kampilobakter içerdiğini açıkladı.
İşte liste. Markaları ve oranları okuduğumda dehşete düştüm.
YERİN KULAĞI VAR
ATIP TUTANLAR ORTALARDA YOK:
Kim ne söylerse söylesin, hatta yemin billah etsin, toplum gerçek dışı dedikodulara daha çok rağbet ediyor. Su konusundan bahsediyorum… T:oplum olarak gerçekleri görmek yerine, ortaya atılan dedikodulara inanmayı tercih ediyoruz. Ama suç bizde değil, sorumluların konuşmak yerine, sus pus olup oturmalarındandır. Dün bu konuda atıp tutanlar, bugünlerde ortalarda pek görünmüyor…
BUMERANG GİBİ:
Daha ilk günden su yönetimi konusunda öne çıkan CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, bugünlerde konuyla ilgili sessiz kalmayı tercih ediyor. Aylar önce yaptığı açıklamalarla hükümetin manevra kabiliyetini de kısıtlayan Talat, gelen suyun yönetimi konusunda görüşme talep ettiği Türkiye’deki yetkililerden randevuyu dahi alamıyor. Görüş birliğine varılmadan tek taraflı atılan bazı adımlar, bumerang gibi gelip bizi vurmaya başladı…
SENDİKA BAŞKANIYMIŞ:
Bir Rum gazeteci, Kıbrıslı Türklere karşı yapılan eylemlerde, Rum Orta Eğitim Sendikası Başkanı’nın Müdür olduğu okulun öğrencilerinin başı çektiğine dikkat çekti. Benim de aklıma o sendikanın bizdeki muadilleri geldi, yani KTOEÖS… Bizimkiler çözümcüdürler. Genellikle PEO ile görüşürler. Ama çözümü hep bizim taraftan isterler. Keşke biraz da karşıtlarının ne yaptıklarına bakıp, o konuda da tutum belirleseler. Görüşme mi olur, mücadele mi olur, kınama mı olur. Bekliyoruz…
CANINA TAK ETTİ:
Turizm Bakanlığı Müsteşarı Şahap Aşıkoğlu sonunda istifa etti. Kendisi turizm politikalarından rahatsız olduğunu söylese de, istifasının Cumhurbaşkanı Akıncı tarafından kabul görmemesine ve kamuoyunda tepki görmesine rağmen yerine atamaya çalıştıkları Kemal Deniz Dana konusuyla ilgili olduğunu hepimiz tahmin ediyoruz. Sonuçta, uzun yıllar turizme hizmet veren kalifiye bir bürokrat da, partizanlığa kurban edilerek, kamu hizmetinin dışına itildi…
ERCAN’DA SULAR DURULMUYOR:
İlk günden beridir toplumda kabul görmeyen Ercan havaalanının kiralanması olayında, taşlar yerinden oynamaya başladı. Taşyapı ve Terminal konsorsiyumu menfaat paylaşımı yüzünden birbirlerine girdiler. Taraflar birbirlerine yönelik ciddi iddialar ortaya atarken, üçüncü taraf olan hükümet kanadı ise, bu kavganın dışında kalmayı tercih ediyor. Belki de doğru da yapıyor ama, bu kavganın sonunda çanağın bizim başımıza patlamaması için önlem almak zorunda olduğunu da unutmasın…
KAPIYI AÇAMADIK:
Ekonomi, Sanayi ve Ticaret Bakanı Sunat Atun, Mersin Ekonomi Platformu heyetini kabulünde, KKTC’nin dünyaya açılmasında Mersin Kapısı’nın önemine işaret etmiş. İyi de, yıllardır o kapıyı aşmayı neden birtürlü beceremedik acaba? Konuşurken, biraz da kendisi ve partisi adına muhasebe yapmalı Sayın Bakan.
ZİRVEDEKİLER
Gizem Çeliker: “Tam bir konuda yorum yapayım derim başka konu çıkar, onu öğrenip yorum yapayım derim başka konu çıkar… Gündemi amma yoğun bir ülkeyiz haaa…” Çeliker’in kastettiği son günlerin gündemine baktım, bakın neler çıktı; kabine değişikliği, UBP kurultayı, suyu kimin yöneteceği tartışmaları, Ercan Havaalanı’nda yönetim kargaşası, trafik kazaları ve değişmeyen gündem uyuşturucu…. Neredeyse hepsi de çözümsüz. Sanki çözmeye değil, kilitlemeye odaklanmışız gibi…
DİPTEKİLER
Dönüşü Olmayan Krediler: Zekai Altan konusuyla birlikte, devlet bankalarından verilen ve geri dönüşü olmayan krediler de yeniden gündeme geldi. İşte ekonomik bağımlığın nasıl oluştuğunun bir kanıtı daha. Hani hep “devlet kaynaklarını çar çur ettik” der geçeriz ya, işte böyle çar çur ettik. Ne verirken geri dönüş olasılığına baktık, ne de peşine düştük. Bakın Güney Kıbrıs’a, girdiği ekonomik krizden kurtulmak için önce bu konuya el attı. Şu anda öğrenebildiğimiz kadarıyla, KKTC’de kamu bankalarının verdiği ve takipte olan kredileri yüzde 25 civarında. Üstelik bunlar, yatırım ve işletme için verilen büyük rakamlar. Kaynak arayanlar, acaba popülizmden sıyrılıp bu konuya el atmayı düşünecekler mi..?
































