Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

300 gün güneşli bi’ada

Yolu, suyu, aydınlatması, temizliği, ulaşımı ve de totalde de hiç bi’yerinde standardı olmayan bi’yarım adaya kaliteli turist niye gelsin? E gelmez tabii. Anca lahmacun ve de çiğ köfte yanında rakının dibine dibine çakmaca bizim turistler. Biraz kârhane, biraz da kumara dalmak isteyen zat-ı muhteremler sürekli olarak vur ve de kaç yapıyorlar bu garsoniyer ada’ya. Yeşil Ada mı? Ölümüzün goca körüne çevirdik taş ocaklarıyla patlata patlata. Neyse, ötesini turizm bilim çalışan arkadaşlar getirsin. Bizim bugünkü konumuz spor turizmi. Geleneksel New York Maratonu iki hafta önce koşuldu. Sonuç mu? 48 bin kişi sadece bir hafta sonunda New York City’e 300 milyon USD bıraktı. Aynı rakamlar gerek Chicago’da, gerek Boston’da, gerekse Londra Maratonu’nda da vûkû buluyor bildik. Sporun turizmi bu olsa gerek. Lefkoşa Maratonu mu? Vakt-i zamanında antrenman bilimci sevgili Osman Emiroğlu, Lefkoşa Şehir Kulübü ve de Lefkoşa Türk Belediyesi bu işlere el atmıştı da; gerek performansçılar, gerekse yaşam boyu fasulyeden ılımlı egzersizciler şenlenmişti tıpkı maratoncu Şenlik Çetinkaya gibi. Mâlum elektrik kazığı ha’bire esnafın, arkasından da garibanın beline beline vuruyor ya, bu gidişle eski günleri yine mum’la yaad edeceğiz. Bu aralar Attila (Atilla değil) Topaloğlu Spor Merkezi’ndeki aydınlatma lambaları yine kesik yedi. Hâlbuki güneş enerjisinden faydalanıp, ilgili alanın aydınlatması sağlansa kadı günah yazar mı? Asla! Meteroloji biim çalışan arkadaşlar Hürriyet Gazetesine demeç vermişti geçtiğimiz yıl. Neymiş? Kıbrıscığımız 300 gün güneşliymiş. Mektepli gazeteci Başaran Düzgün üstadımızın dilinde tüy bitti sanırım ayni sorunları yaza yaza. Bir yandan dış politika, trafik, sağlık, eğitim, tarım, turizm ve istihdamdaki sorunlar; diğer bir yandan ise bu aralar sık sık kaleme aldığı toplamdaki yaşam kalitemiz. Üstad sürekli olarak; “N’olacak bu memleketin hali!” diyor ya, vallahi bir bilen varsa yazsın da biz de öğrenelim. Sporumuzdaki sorunlar da yukarıda belirtilen sorunlarla paralel gidiyor. Al birini vur ötekini! Dört tarafı; bir kısmı bedava, bir kısmı ‘ücretli denizle’ çevrili bir adada yaşıyoruz. Spor ve turizm adaptasyonunda icraatımız yok. 10 ay boyunca güneş, bol oksijen ve müthiş doğa güzelliklerimiz var. İster dağ bisikleti, yelken kanat ve dağcılık yapın; ister yamaç paraşütü, treking veya diğer doğa sporlarını yapın. Aslında coğrafya güzelliklerimizi kullanan var ama devlet olarak bir plan ve stratejimiz var mı? Yok. Bu gidişle olacağı da yok. 80’li yıllarda turizm plajda çadır kurma ile eşdeğerdi. Bugün ise birçok alternatifimiz var. Dünyada sağlık, kongre, gençlik, kültür, çevre, spor ve diğer ilgi turizmleri aldı başını gidiyor. Uluslararası spor organizasyonu düzenleme hakkını elde etmiş ülkelerdeki 32 değişik sektör maddi ve manevi desteği görüyor. Ülke tanıtımı da cabası.  Son dört sezondur yaklaşık 1500 takım hazırlık dönemini Antalya’da organize ediyor. Düşünün, her takım en az 30 turistten veya futbolcudan oluşuyor. Bunlar son derece kaliteli ve de para harcayan turistler. Gerçi bu konuda gabak kesenimiz çok ama icraatta sınıfta kalıyoruz. Bırakın antrenman sahasını, daha rutin turistlerin su problemini çözemedi gariban turizmcilerimiz. Sezon başı gerçekleştirilen hakem seminerinde doluluk oranı yüzde 100 olan ilgili otele gittiğimde şok olduk zira otelin yüzde 80’i İngiliz, yüzde 20’si de İtalyandı. Bir ‘Fransız’ biz kalmıştık hakem arkadaşlarla. Gerçi hemen toparlanıp “Forza İtalya” dediğimde coştu İtalyan gençler. Arkasına da “Forza Milan”la üç yumruk çektik hep birlikte! Orada anladım ki turizm sektörümüz Alizavra gibi sürünür ama halen nefes alır. Aman onu da öldürmeyelim elbirliğiyle. Kim bilir! Belki biz de Man Utd.’nin hazırlık kampına ev sahipliği yaparız tabii rüyamızda! Unutmayın ki herşey bir rüyayla başlamıştı bu 300 gün güneş gören bu yarım adada…