1974’ün Kazananı kim..?

20 Temmuz 2018 Cuma | 11:01
Köş, Moreket

Bugün 20 Temmuz. Bize göre “barış”ın 44. yılı… Ama resmiyet kazanmamış, de facto bir barış…

Benim neslim bu süreçte çok çektik. 1958, 63 ve son olarak da 74… Açlığın, göçmenliğin ve savaşın  korkunç yüzü…

O günden bugüne dünya çok değişti, değişmeyen tek şey, yarım asrı aşkındır süren Kıbrıs sorunu…

O günün şartlarında elde silah vatan savunması için mevzilere koştuk. Büyük heyecanlarla kendi yönetimimizi kurduk. Ama bugün dönüp geriye baktığımızda, o güne kadar hiç bilmediğimiz başka şeyleri de öğrendiğimizi görüyorum…

Mesela talan ve ganimeti öğrendik, “biz bu muyduk” dedik. Güneyden herşeyini bırakıp göç edenin, hakkı olanın değil, suyun başını tutanların zengin olabildiğini, herşeyin istismar edilebildiğini öğrendik. Ve en önemlisi geçen yıllarada sevgisizliği, bencilliği, adam satmayı ve partizanlık denen o illetin ne olduğunu öğrendik…

Sonuç…Kapanın elinde kaldığı, haklının değil, güçlü olanın kazandığı bir toprak kavgası. 260 bin Rumun bıraktığı yere Güney’den gelen 65 bin kişiyi yerleştirememeyi, hala iskan sorununun yaşandığını kim, nasıl izah edebilir ki..?

Başları ayak, ayakları da baş yaptık…

Onca yılda akan kaynaklara rağmen hala avuç açan bir ekonomi…

Sonra, tam bir asır öncesinden aslında bu düşmanlıkların, nasıl ve kimler tarafından sahneye konulduğunu, hem bizlerin, hem de Rumların bir piyon gibi nasıl kullanıldığımızı gördük…

Şimdi 44 yıl sonra, “74 savaşının galibi kim” diye, kendimizi sorgulayabiliyoruz. Bilerek yanlış temellendirilen bir sistemden tutun da, yanlış siyasilerin elinde hiçbir itibarı kalmayan bir yönetim ve kendi kendi ile barışık olmayan bir toplum yarattık ne yazık ki…

Sosyal, kültürel değerleri neredeyse yok olmuş, nüfusu değişmiş, alışkanlıkları değişmiş, karakteri değişmiş, artık asla birlikte hareket edemeyen, güvenini, inancını kaybetmiş bir insan topluluğu…

Ve bugün, içte dahi güvenin olmadığı, memleketin tüm değerlerinin peşkeş çekildiği, hak ve adaletin yerlerde süründüğü ve en önemlisi bırakın devlet olmayı, kabile bile olmaktan uzak bir toplum görüyorum. Her köşe başında bir kumarhanenin, her adım başı bir gece kulübünün neon ışıkları ile aydınlatılan ülkede, bugün özgürlüğümüzü kutluyoruz…

Onca yılda akan kaynaklara rağmen hala avuç açan bir ekonomi…

Adaya şöyle bir tepeden bakınca eskiden özgün bir ülke görünümü vardı. Şimdi silüeti rantı akla getiriyor, bambaşka…

Ve bunların arasına sıkışmış kalan bir kaç küçük yapılanmada da sayıları giderek azalan Kıbrıs Türkleri…

Özgürlüğümüzü kutluyoruz…

Ama yetmiyor.

Oysa o kadar zor kazanılmıştı ki…

Savaş bittiğinde öylesine heyecanlıydık… Neler neler yapacaktık…

Yazık…

Şu hale bakın.

Yok olmak üzereyiz…

 

YERİN KULAĞI VAR

BİZ YARATTIK:

1974’ün üstünden 44 yıl, 1983’ün üstünden ise tam 35 yıl geçti. Geldiğimiz nokta nedir diye sorarsanız gazetelere bir göz atın. Uyuşturucu, sapıklık, tecavüz ve cinayet. Eskisinden kat kat dışa bağımlı bir yapı… Yok olmaya yüz tutumuş ve kendi ile bile barışık olmayan bir toplum. Sorsan kimse memnun değil ama, bugün yaşadıklarımızın sorumlusu yine bizlerin olduğunu kimse kabul etmiyor…

 

VAZGEÇİN ARTIK:

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı çözüm arayışlarının devam edeceğini söylemiş. Öyle boş geliyor ki kulağa… Biz ne kadar istersek isteyelim, karşı tarafın böyle bir niyeti olmadığı apaçık ortada. Bugüne kadar kaç yüz görüşme yapıldı, sonuç bir arpa boyu yol alamadık. Ne yazık ki bu işler bir tarafın istemesiyle olmuyor. Ne yaparsak yapalım, tavizler verelim, adamlar her gün yeni birşey istiyor. Ver, ver nereye kadar..?

 

YENİ BİR YÖNTEM:

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya müzakerelerle ilgili bir yöntem değişikliği konusunda öneride bulunduklarını ve artık bir başka yöntemi tartışma dönemi başlayabileceğini ifade eden Maliye Bakanı Serdar Denktaş, bunu önce kendi içlerinde, ardından da Türkiye ve tüm dünya ile konuşmaları gerektiğini söyledi. Rumların uzlaşmaz tutum ve inadı sürdükçe, bir elli yıl daha onların gönlünün gelmesini beklemek bize birşey kazındırmayacaktır…

 

“DOKUNULMAZLIĞI KALDIRILSIN”:

Yenidüzen’in haberine göre, Meclis tarafından oluşturulan Özel Komite, UBP milletvekili Aytaç Çaluda’nın dokunulmazlığının kaldırılması yönünde bir karar alarak Meclis Genel Kurulu’na havale edildi. Son kararı Meclis verecek. Bu da demek oluyor ki Meclis açıldıktan sonra Çaluda için oylama yapılacak ve buradan çıkan sonuca göre, Çaluda’nın dokunulmazlığının kaldırılması ya kabul edilecek, ya da reddedilecek… Soruşturma konusu iki yüz küsur liralık bir olay. Ya balığın büyükleri?

 

DOĞRUYA DOĞRU:

Eski Başbakanlardan Ferdi Sabit Soyer bir gazeteye yaptığı açıklamada, Maliye Bakanı Denktaş’ın gerçekte bütçede en büyük tasarrufun maaşlarda olması gerektiği yönündeki açıklamasının, “doğru olmakla birlikte yanlış bir ifade olduğunu” söyledi. Doğruysa doğrudur Sayın Soyer, popülizm uğruna bazı doğruları yanlışmış gibi göstermemiz bizi bugünlere getirdi. Sadece memur maaşlarında değil, keşke her sorunda da doğruları söyleyebilsek…  Mesela gelirlerin nasıl arttırılacağını konuşsak…

 

İLK DEFA DEĞİL:

Bayrak Radyo ve Televizyon Kurumu her dönem çalkantılara sahne oluyor. Bir çoğu  geçici olan 600 personel. Onca imkana rağmen ürettiklerine bakıyorum, eh idare eder işte. Müdür istifa etti kurum yine karıştı. Basında olmadık iddialar yazılıp çiziliyor, başı bozukluk aldı başını gidiyor. Eğer istifa edenin yerine alternatifiniz yoksaydı istifayı kabul etmeyecektiniz. Hükümet şimdilik olayları uzaktan izlemekle yetiniyor. İnşallah tamir edilemeyecek sorunlar çıkmaz…

 

ZİRVEDEKİLER

Tufan Erhürman: “Kıbrıs sorununun kapsamlı, adil ve kalıcı bir biçimde çözümü hedefine ulaşılmasının önündeki engellerin başında, Kıbrıs Rum halkını yönetenlerin adayı Kıbrıslı Türklerle birlikte yönetmek ve adanın olanaklarını Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istememeleri ve statüko korunarak geçecek zamanın kendi lehlerine olduğu düşüncesini taşımaları gelmektedir. Oysa statüko korunarak geçen zaman yalnızca Kıbrıslı Türklere değil, Kıbrıslı Rumlara da kaybettirmektedir ve bir an önce bunun bilincine varılması gerekir”…

 

DİPTEKİLER

Ak Değil Acıdeniz: Son yıllarda Akdeniz’de yaşanan mülteci facialarına bir yenisi daha eklendi. Kadını erkeği ve de en acısı küçücük çocuklar, hayallerinin peşinde huzura değil ölüme gidiyorlar, hem de bile bile. Üç yaşında, beş yaşında çocuklar ölürken ne acıdır ki dünya bu anlamsız savaşları sadece seyrediyor. Akdeniz suları bu ölümlerle resmen simsiyah acı dol kapkara bir denize dönüştü…