Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hilmi Yavuz’dan Hakan Yavuz’a

Birbuçuk aydır hemen hemen her gece televizyonlarda Gülen/Hizmet Cemaati’nin eski müritlerinin ve “abi”lerinin itiraflarını dinliyoruz. Hangilerinin samimi itiraflar olduğunu hangilerinin kendi paçalarını kurtarmaya yönelik yarı doğrular olduğunu kestirmek zor oluyor.

“Gelinler kaynanalarını gammazlamaya başaldı” diye yazmıştı geçenlerde bir gazeteci. Türkiye’de Abdülhamit dönemindeki ispiyonlamaları andıran faaliyetler devreye sokuldu. Kimin kime ahdı varsa ondan intikam alma günüdür. Görülen odur ki “Bu da Cemaatçiydi” demek yeterli oluyor.

AKP’nin katkılarıyla kurulan Cemaatçi gazetelerde yazı yazmış olmak tutuklanıp hapse atılmaya yeterli bir neden gibi görünüyor. Aslında haksızlık da yapmamak gerekir. Bu gazetelerde yazı yazıp Cumhurbaşkanı’nı eleştirenler göz altına alınıyor.

Buna en iyi örnek, kanımca, Hilmi Yavuz olarak gösterilebilir. Hilmi Yavuz felsefeci bir şairdir. Üstelik dünya görüşü de AKP’lilere uzak sayılmaz. AKP’lilerden farklı yanı Hilmi Yavuz, bir münevverdir (aydın). Mensubu olduğu İslâmî kesimi eleştirirken bu kesimin çoraklığını şöyle izah ediyor: “Entelektüel denilince hep ilâhiyatçılar anlaşılmış. İşte bu nedenle İslâmî kesimden entelektüel çıkmıyor. Eskiden beri bu böyle.”

Yaz tatilleri dışında haftada iki defa Zaman gazetesinde makaleleri yayımlanırdı. Yıllarca Çarşamba ve Pazar günleri yazılarını okudum. Ondan çok şeyler öğrendim. Yazılarının konusu çoğunlukla edebiyat ve felsefe idi. Uzun bir süre AKP politikalarını destekledi ama Tayyip Erdoğan “usta” ayaklarına yatıp Putinleşmeye başlayınca ona hafiften dokundurmaya başladı. Çoğu eleştirilerini ima yollu yapardı ama anlayan anlardı. (16 Mayıs 2016 tarihinde yayımlanan bir söyleşisinde “Şimdi ben muhalifim ama 2011 yılına kadar muhalif değildim” diyor.)

Hilmi Yavuz darbeci diye kodese tıkıldı. Bana kalırsa, iktidarın en büyük ayıplarından biridir bu. Onun kitaplarından, makalelerinden  ve şiirlerinden bazılarını okumuş biri olarak bu adamın darbeci olabileceğine kimse beni inandıramaz. Üstelik Hilmi Yavuz, geçen Nisan ayında 80. yaşını tamamlamıştır. Baştan ayağa “darbeci” olsa ne yazar?

XXXXX

Geçenlerde televizyonda Cemaatçi itirafçılardan birini dinlerken aklıma geldi: Bu örgüt hakkında ne zaman doğru dürüst bilgi sahibi olmuştum? Hafızam beni AKP iktidarının ilk yıllarına götürdü.

Türkiye’de tatildeydik. Çok sevdiğim bir arkadaşın evindeki sundurmada (bizim sündürme dediğimiz yerde) yemek yiyorduk. Bir trafik polisi ile olan didişmesini anlatıyordu. Benim için oldukça yeni olan şeyler söylemeye başladı:

  • Gülen Cemaati polis teşkilâtını ele geçirmiş durumda. Aslında bunlar devleti ele geçirmeye çalışıyorlar. Cemaatçiler AKP’lilerden daha tehlikeli.
  • Devleti ele geçirmeleri AKP iktidarının aleyhine olur. Hükümet önlem almıyor mu?
  • Önlem almaması bir yana onlara yardım ediyor.

Konuşmamız bu minval üzere uzayıp gitti. Arkadaşımın olayı fazla abarttığını düşünüyordum. Bu  kadarı da olamazdı. Aradan geçen yıllar, arkadaşımın haklı olduğunu gösterdi. Hem de fazlasıyla.

XXXXX

Fethullah Gülen mürşit olmadan önce Nurculuk akımının müridi idi. Mesleğe Nur risalelerini cemaate izah ederek başladı. Daha sonra kanatlanıp uçmaya başlayınca kendi cemaatini oluşturdu. Allah “Yürü ya kulum” deyince o da koşmaya başladı. Özellikle de iktidardaki politikacıların iteklemeleri sonucu, kendisine bir imparatorluk oluşturdu.

Nurcular arasından bu denli gaddar insanların çıkabileceğini hiç tahmin etmiyordum. Onları İlâhiyat Fakültesi’nde tanımıştım. Halim selim insanlardı. Ders olmayan saatlerde mescit olarak kullanılan odada toplanırlar ve Bediüzzaman Said-i Nursî’nin risalelerini okurlardı. Bunları karıncaezmez insanlar olarak addediyordum.

Ne var ki Atatürk’ü hiç sevmezlerdi ve ona “deccal” derlerdi. Atatürk’le ilgili olan her şeye karşı çıkıyorlardı. (Bu yaklaşım AKP’lilerin konuşmalarının satır aralarında da hissedilebilir.) Bir Mayıs günüydü. Leylâklar açmış, etraf mis gibi aşk kokuyordu. Ders arasında dış dünyaya açılan tek yer olan koridorun ucundaki pencerenin önüne gittim ve dış dünyayı seyretmeye başladım.

Fakültemiz Hukuk Fakültesi’nin arkasında izbe bir binanın içindeydi. Okul olarak kullanılacak bir bina değildi. Kasvetli bir yerdi ve koridorları yaz kış, her zaman loştu. (Son iki yılımızı Bahçelievler’deki yeni binada okuduk. Orası daha ferah ve iç açıcıydı. Ancak mahalle, Cebeci kadar güzel değildi.

O yllarda Cebeci tek katlı veya iki katlı binalardan oluşuyordu. Her evin bahçesinde ağaçlar vardı. Evin ön bahçesinde de muhakkak leylâk yetiştirilirdi. Güneş pırıl pırıl parlıyordu ve ben kendi kendime düşünüyordum: “Anasını satayım, bu havada sevgilini koluna takmak ve leylâklar arasında gezinmek vardı. Halbuki bizler bu kasvetli binada sıkıcı bir hocayı dinlemek zorundayız.” Tam o sırada arkamdan bir ses geldi:

  • Bak, bak, iyi bak. Gün gelecek o Kâbe’nizi başınıza yıkacağız.
  • Bana mı diyorsun?
  • Yok babama.

Ben farkına bile varmamıştım. O pencereden karşıda uzaklarda meğer Anıtkabir görünüyormuş.

Bu, belki de, halim selim insanların canavarlara dönüşebileceklerini gösteren ilk belirtilerden biriydi.

XXXXX

2010 yılına kadar Gülen’in müritlerinden olan ve Cemaat hakkında bir kitap yazmış olan Utah Üniversitesi profesörlerinden Hakan Yavuz şu gözlemi boşuna yapmamıştır: “[Cemaatçi] ‘abi’lerin çoğu İlâhiyatçı”.