Köşe Yazarları

1739 Tarihli Mohikan Dilekçesi

Hangimiz geç kalmadık bir şeylere. Hangimiz geç kalmadık yaşam treninde giden zamanlara, ardından el sallamadan yiten yarınlara? Yolcu etmeden gidenleri, elveda diyemeden kaybetiklerimize, hangimiz geç kalmadık sevdaya, çocuğa, aşka, barışa. Hangimiz ardından bakmadık kaçıp giden zamanlara.

Benim 33 yıldır yerine ulaşmasını beklediğim mektuplarım duruyor çekmecemde. Tıpkı bir yerlerde yarım kalmış yaşamlar, yarım kalmış hayaller, sevdalar, şarkıların beklediği gibi,  erken mi geç mi diye hesaba tuttuğum zamanlarım var biriktirdiğim. Yerine ulaşmayan yazıların hayalkırıklığını son günlerde uzerimde hissederken 1739 yılından kalma adresine ulaştırılan bir dilekçenin olduğunu duyunca yeniden sahip çıktım geç kaldıklarıma. Geç kalmak bazen hiçlikten iyidir dedim. Ulaşılan adresler doğru oldukça, bir gün mutlaka ulaştıracak birileri kalırsa hayatta hiçbir zaman geç değildir dedim kendi kendime. Bu korkudan beni çekip çıkaran bir habere kulak kesildim.

1739 yılında Amerika’nın Connecticut eyaletinden Mohikan Şefi Mohamet Weyomenon kendi yerlerine, yurtlarına, yani kabilesine ait topraklara İngilizler’in yerleşmelerini şikayet etmek amacıyla bir dilekçeyi vermek üzere Londraya gitmiş. Fakat Mohikan şefi bu dilekçeyi Kral II. George’a ulaştıramadan çiçek hastalığından ölmüş. Üstelik de o zamanlarda yabancıların Londra sınırları içinde gömülmesi yasak olduğu için cenazesinin nerede olduğu bugün bilinmiyor. Yani Mohikanlar, şeflerine yakışan bir cenaze töreni yapamamanın ve dilekçelerini yerlerine ulaştıramamanın geç kalmışlığıyla içlerinde kalan acıyı taşımışlar bugünlere kadar.

Aradan tam 267 yıl geçmiş, takvimler 2000’li yılları, mevsimler sonbaharı gösterirken Weyomenon’un kabilesinin üyeleri bu dilekçeyi İngıltere Kraliçesi II. Elizabeth’e ulaştırmaya karar vermişler. Bu dilekçe 1739 yılında çiçek hastalığından ölen Mohikan şefi Weyonomon onuruna yapılacak bir cenaze töreniyle gerçekleştiremediği son isteğinin yaşama geçirilmesiyle gerçekleşmiş. Mohikan Şefi’nin cenaze töreninde 267 yıl önce verilmesi gereken dilekçe, törene eşi ile katılan İngiltere Kraliçesi’ne takdim ediliyor. Onurlu bir direnişin savaşçısı olan şefin dilekçesi kraliçeye sunuluyor. Bu tören kabilenin inançlarına göre, geleneksel tören kıyafetleri ile gerçekleşiyor ve şeflerinin onuruna dikilen anıt kutsanıyor. Bu törende bir konuşma yapan Southwark Katedrali başrahibi Colin Slee’ nin yaptığı konuşma ise söyleyecek pek birşey bırakmayacak türden:

Burda bitmemiş bir görevi tamamlamak ve Amerikan halkıyla ilişkilerimizde bütün insani ilişkiler gibi iyi ve kötü günler yaşandığını hatırlatmak üzere toplandık. Yapılan yanlışları artık düzeltmemiz mümkün değil ama onları hatırlayabilir ve insanlığın bugünü ve geleceğine daha olumlu bir ilham kaynağı oluşturacak şekilde dönüştürebiliriz.”

Hayatın sonunda, ömürler adanan mücadeleler yolunda, bir amaç için, bir hedef için gidilen yollar uğruna geç kalınmış bile olsa, bir bayrak yarışı gibi bayrağı hiç düşürmeden çıkılan bir yolculuk bu. İnançla, imanla, insanlık onuruyla, yaşamın sadece nefes alıp vermek olmadığını kanıtlayan duruşuyla verilen mücadelenin hikayesi. Ot gibi, rastgele, oksijenle ve besinle, su  ile ve giyinmeyle geçmeyecek derin bir yaşamın emekçileri. Kendi yurtlarına, kendi topraklarına kendi inançlarına sahip çıkanların düşü…

Geç mi, geçti mi diye takılan zamanların geçmeyen ve bitmeyen onurlu hayat duruşu. Varsa eğer bekleyen zamanların mektupları, varsa ulaşmayan dilekçeler, varsa fotoğraflar ve geçmişse zaman, belki de geçmeyen şeyler de vardır hayatlarımızda. Belki de geçilemeyecek bir eserin mektuplarını ulaştırma şansımız vardır hala. İnsanlığın Mohikanlar’daki gibi bir dilekçeye sahip çıkmalarına ve geç de olsa, güç de olsa, gelecek yıllara, gelecek yaşamlara ilham verecek adımlara ihtiyacı vardır. Yüzyıllar geçse bile yenilmeyecek onurlu duruşlara ve insanlık adına atılan adımlara ihtiyaç vardır..

Not: Bu olay tam 10 yıl önce gerçekleşti. Bugün de hatırlanması ve ders çıkarılması dileği ile…

Picasso’yu dönüştüren Katalan köyü

Picasso’nun küçük bir Katalan köyüne yaptığı gezi, eserlerinde büyük bir değişime neden olmuştu.

Ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso 1906’da Pirene Dağları’nda eski bir Katalan köyünü, Gosol’u gezmeye gitmişti. Kaçakçılarıyla ünlü bu “muhteşem” dağ köyünü bir arkadaşı tavsiye etmişti ona. Yanında kendisine modellik yapan kızıl saçlı sevgilisi Fernande Olivier de vardı. Gosol’dan önce Barcelona’da iki hafta kalmış, eski arkadaşlarını görmüştü Picasso.

Köy yolunun son kısımlarını katır üzerinde geçmeleri gerekmişti. Yazı köyde geçirip bol bol resim yapmayı ve buradaki sade yaşantının tadını çıkarmayı planlıyordu Picasso.

Sanat tarihçileri, Paris’teki dedikoducu ve çekişmeli sanat dünyasının ardından Gosol’da geçirdiği günlerin Picasso’nun eserlerinde köklü bir değişikliğe neden olduğuna inanıyor.

natını çok etkilediğine inanılıyor.

Picasso o zamana kadar yenilikçi sanatın merkezi olarak görülen Paris’te başarıya ve üne kavuşmuştu zaten. 1901’de Paris’te açtığı ilk sergisi olumlu tepki getirmişti. Fakat onun yoksulluk, yalnızlık, hüzün gibi konuları ele aldığı Mavi Dönemi ile daha sonraki iyimser eserlere imza attığı Pembe Dönemi hala Sembolizm gibi 19. yüzyıl sanat hareketlerinden esinlenmişti.

Fakat Gosol’a geldiğinde Picasso’nun resmi yeni ve çok daha orijinal bir yöne, daha sert ama sade, daha tuhaf ama evrensel bir yöne evriliyordu. Gosol’da kaldığı 10 haftada Picasso bu değişimi hissetmiş ve 7 büyük, 10’dan fazla orta boy resim, sayısız çizim, yağlı boya, guaj ve oyma eser üretmişti.

Kurukafalar ve kaçakçılar

Ondaki bu dönüşüm ve heyecanı hızlandıran etkenler neydi peki?

Buradaki eserlerin çoğunda sevgilisini model olarak kullanması 24 yaşındaki ressamın yoğun duygular yaşadığını gösteriyor. Ayrıca kaldıkları küçük otelin sahibi eski kaçakçı Josep Fondevila ile arkadaş olmuştu. Kafasını kazıtan bu adamın bembeyaz dişlerine hayrandı Picasso. 1972’de yaptığı kurukafaya benzer otoportresinde ondan izler bulmak mümkündür.

Fakat Picasso, resme yaklaşımını değiştiren başka bir şeyle daha karşılaşmıştı Gosol’da. Buradaki kilisede 12. Yüzyıl’dan kalma çok renkli bir ahşap Meryem Ana ikonu vardı. Beyaz yüzünde keskin bir ifade, boyalı kocaman gözleri vardı.

Romanesk sanatın etkisi

Bugün Barcelona’daki Katalonya Sanat Müzesi’nde (MNAC) sergilenen bu heykel Katalan Romanesk sanatının iyi örneklerinden biridir. Müzede Romanesk Picasso adıyla onun 40 eseri sergilenmekte ve bunlara 11-13. Yüzyıllarda Pireneler’deki kiliselerde bulunan Romanesk eserler eşlik etmekte ve Picasso’nun eserleri ile onlar arasındaki benzerliğe dikkat çekilmektedir. Örneğin Gosol’daki Meryem Ana heykeli ile Picasso’nun 1906 tarihli Somunlu Kadın resmi arasında çarpıcı bir benzerlik vardır.

Sanat tarihçileri, Kübizmi buluncaya kadar Romanesk sanatın Picasso üzerinde etkili olduğunu dile getirse de buna Afrika motifleri, İber yarımadasındaki arkaik heykeller ve Cezanne’ın etkisi kadar önem atfetmezler.

Fakat MNAC müdürü Pepe Serra, serginin Picasso ile Katalan Romanesk sanat arasındaki güçlü bağı gösterdiğini söylüyor. Serra’ya göre, Picasso’yu çeken şey bu sanatın “sadeliği” idi. “Orada perspektif kullanılmaz, yüzler çok şematiktir ve bu Picasso’ya cazip gelmiştir. Ayrıca göz, ateş, balık gibi sembollerle doludur ve bunlar bir şeyleri temsil eder.”

“Biçimsel etkinin yanı sıra tematik bağlantı da vardır. Şiddet, parçalanmış bedenler, kafatasları, çarmıhlar, ölümün varlığı gibi.” Londra’daki National Portrait Gallery’de devam eden Picasso Portreleri sergisinin küratörü ve Edinburgh Üniversitesi’nde sanat tarihi fahri profesörü Elizabeth Cowling de aynı fikirde. Romanesk sanatın Picasso’yu çeken en önemli özelliklerinin “stilizasyon, yoğunluk ve şiddet, natüralist estetik kaygılar taşımama hali” olduğunu söylüyor.

Cowling de Picasso’nun Gosol’da kalışının sanatı üzerinde önemli etkisi olduğunu düşünüyor. Onun Romanesk sanattan etkilenmesini ilkelciliğe ilgisine bağlıyor. “İlkelciler ‘ilkel’in Rönesans ve sonrası gelişkin Batı sanatından çok daha otantik ve saf olduğuna inanıyor. Merkezinde bir anti-natüralizm ve anti-akademizm vardır. O dönem ‘kurallara uygun’ görülen her şeyi ilkelciler reddediyordu.”

Başka bir deyişle Romanesk, Batı sanatının geleneklerini parçalayıp yeniden birleştirmeye çalışan Picasso’ya açığa vurucu bir model sunmuştu. Cowling’in dediği gibi, “Esin kaynağı bakımından Picasso hiç pasif olmadı; yeni keşifler ona heyecan verdi; ama yeni bir kaynağa ilgi duyması, onun o an üzerinde çalıştığı eserle bir bağının olduğunu hissetmesinden kaynaklanıyordu.”

Alastair Sooke
BBC Culture
www.bbc.com



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı