Köşe Yazarları

YAZAR STEFAN ZWEIG’IN “DÜNÜN DÜNYASI” KİTABINDAN

Halil Paşa yazdı







 




Yazar geride bıraktığımız 20’nci yüzyılı, 440 sayfalık “Dünün Dünyası” isimli kitabının ilk sayfasında:  “…tarihte hiçbir kuşağın yaşamadığı kadar çok şey yaşamış, eşi benzeri olmayan bir neslin yazgısı, bizim neslimizin (yazarın neslinin-hp) yazgısı” sözleriyle özetliyor.



Eserini konu ettiği, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası yılları için de: “On insan neslinin yaşayabileceğinden çok daha fazla şeyler yaşanmıştır” diyor.

Bu sürede ne doğup büyüdüğü Avusturya’ya, ne de göç ettiği İngiltere ve Amerika’ya uyum sağlayabilmiş yazar Zweig. En son yerleştiği ve eşiyle intihar etmeden bir yıl önce Brezilya’da tamamladığı bu ANI kitabında, iki Dünya Savaşı arasındaki bu yılları: “Güven içinde yaşamanın altın çağı” olarak tanımlıyor.

Kimliğini; “bir Avusturyalı, bir Yahudi,  bir yazar, bir hümanist, evinden yurdundan üç kez koparılmış ve sarsıntıların en şiddetli olduğu mekanlarda bulunmuş, barış yanlısı biri olarak tanımlayan Stefan Zweig, “özellikle vatanı olmayan kişi bir başka türlü özgür olur” sözleriyle anlatısında kendisi gibi olanların “yersiz-yurtsuz” yaşamlarına vurgu yapıyor.

Zweig, kitabında, doğup büyüdüğü, çocuklukla gençlik yıllarının geçtiği Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı öncesi yılları için; “Güven içinde yaşamının altın çağıydı” diye yazıyor.

Avusturya’da sıradan bir Viyanalı’nın sabahleyin gazetesini açtığında ilk olarak milli, askeri haberlerle parlamento tartışmalarına değil, tiyatro programlarını yazan sayfasına baktığını, ülkenin başbakanı ya da zengin bir soylusunun Viyana sokaklarında kimsenin dikkatini ve ilgisini çekmezken “Saray Tiyatrosunun aktörlerini, opera sanatçılarını bütün tezgahtarlar ve faytoncuların tanıdığını” anlatıyor.

“Biz çocuklar yolda onlardan (sanatçılardan) biriyle karşılaşsak gururla birbirimize aktarırdık” diye de 20’nci yüzyıl başında Viyana şehrinde sanata verilen önemi aktarıyor.

Stefan Zweig dünün dünyasında

“Bir insanın çocukken çağın havasından kaptığı şeyler içine işler ve bir daha çıkmaz!”

cümlesiyle de sanırım yazar ve sanatçı kökenine iniyor.

Kitabı okurken çocukluk ve gençlik çağımın; EOKA ve TMT siyasi cinayetleri, 1963-67 toplumsal çatışmaları, enklavlarda hapsolmuş eril, askeri yönetimlerin buyurgan söylemleri, nihayet 1974 sonrasının savaş ganimeti eşliğinde şaha kalkan yoğun milliyetçiliğine sıkışmış yaşamına savruluyorum… Sonra da kuşağımın gençliğinin üniversite yıllarının Türkiye’sinde, 78 kuşağının devrimci ve sosyalist mücadelesine dahil oluşuna…

Bugün 60’ını geçkin yaşımıza rağmen hala içimize işlemiş ve ideolojide “milliyetçi ve sol” diye bizi hayata bakışımızı, yorumlarımızı ikiye bölmeye devam edişini düşünüyorum. Böyle olunca da kuşağım adına yazarın bu saptamasına hak veriyorum.

Öte yandan dikkatli okurun; bugün artık “kültürü ve toplumsal kimliği yok oluşun eşiğine gelmişliğimizin” sosyolojik ve psikolojik ipuçlarıyla,  Zweig’ın bu kitabının satır aralarında karşılaşabileceğini ve çıkarsamalarda bulunabileceğini yazmalıyım…

“Ancak geleceğe umutla bakabilen bugünün keyfini sürebilir” diye yazar Stefan Zweig.

Fakat kapitalizmin insan hayatlarını dünya çapında bir savaşla alt üst eden ırkçılığın, Hitler faşizminin, emperyalist zulmün hakim olduğu koşullara dönüştüğü anda, “dünün dünyası” Zweig’ı intihara götürdü.

Çok daha büyük felaketlerle sarsılan “bugünün dünyası” içinde geleceğe umutla bakıp bugünün keyfini sürmek ne denli mümkün?

Kitap yazarın şu cümlesiyle bitiyor:

“Sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Muhteşem bir otobiyografiydi. Zamanıma değdi.









Başa dön tuşu