Yaşam Koridoru

29 Nisan 2018 Pazar | 11:32
Bedia Balses

Şimdi,

“O” sahil kasabasında pinekleyen

Boş bir bank gibi

Süzülmekte yüzün

Açık (y)ara bir boşluktan

 

Şimdi,

Eskiyen bir su sesi

Gözlerin

Rengini şaşırmış

Başkalaşıyor

Kah yeşil, kah kahve bir arayıştan

 

Büyüttün mü sanırsın kendini

Geçerken bu dar, bu ışıksız

Yaşam koridorundan 

 

Karanlık ve dar koridordan geçerken sol tarafındaki yüzlere çarpmamak için büyük bir çaba sarfediyordu. Aslında o yüzleri biliyor, tanıyor ama görmezlikten, bilmezlikten geliyordu. Onlarla yüzleşmeye korkuyordu. O kadar uzun ve karanlık bir koridor bekliyordu ki onu,  bu yolculuktan nasıl ve hangi güçle çıkacağını bilemiyordu. Kollarını birbirine bağladı. Kendinden güç almalıydı. O yüzler, -yüz kere, bin kere, milyon kere gördüğü, bildiği, yaşadığı bakışları barındıran yüzler- neden kendisini bekliyordu bu koridorlarda? Neden nöbetini tutuyorlardı sabahında, akşamında, defalarca, bıkmadan, usanmadan, açlıkla?

 

Bir asansör yolculuğu yapıyor gibiydi. Asansör yukarıya, aşağıya doğru değil, ileriye, geriye gidip, geliyordu. Tam “kurtuldum, bitti, ışık kapıda bekliyor, güneşe kavuştum” derken, zaman asansörü, onu geri çağırıyor, aldığı yolların yine gerisine düşürüyordu. Bir kabustu yaşadığı…

Gözlerini kapasa iç sesi susmuyor, çığlık atsa duyulmuyordu. Gülse, kahkahaları dar koridorlarda yankılanıyor, yine bir işkence olarak ona geri dönüyordu… Bir kasetin başa alınması, bildik bir filmin yeniden seyredilmesi, yaşanılan anın tekrarlanması, sesin uzay boşluğunda, sonsuz kere, hiç aralık vermeden yankılanmasıydı yaşadığı.

 

Yüzler ve bakışlar onu çağırıyordu. Yıllar, yüzyıllar kadar uzun yıllar boyunca kaçtığı yüzler, bakışlardı onu davet eden. Kendi boşuğuna, kendi yokluğuna, kendi mahkemesine çağırıyordu onu korkuyla büyüttüğü o yüzler…  Hangisi ile karşılaşacağını, hangisiyle konuşacağını, hangi “ben”le hesabını tamamlayacağını bilmiyordu. Bu dehlize tıkılıp kalan, bu dar yaşam alanını seçen ve kendi kendine çarpmaktan yer yüzüne çıkamayan biri hesabına nereden başlayabilirdi?

 

Sesleri, yüzleri, bakışları ayrıştırabilmek için sustu. Etrafını dinlemeye koyuldu. “Bu yana doğru bak” dedi bir ses. Tanıdık ve dostçaydı. “Bu tarafa doğru döndür yüzünü” diyerek ses onu çağırmaya devam etti. Korkuları yenmenin en kısa yolunun korkularla yüzleşmek olduğunu biliyordu. Zorlanarak, türlü duygu sağnağı arasında başını sol tarafa döndürdü. “Beni ancak bir benzerim öldürebilir” diyen Cezmi Ersöz’e yanıt verir gibi “Beni ancak içimdeki korkuların gerçek olma hali öldürür” diye fısıldadı.

 

Kendine bakan tanıdık bir yüz karşıladı onu. “O” olduğunu biliyordu… Çok uzun yollardan gelip, kapısında nöbet bekleyen, korkularla tanışmadan önceki haliydi karşısındaki. Yüzünden gülümseme silinmeden anki son kareydi. O kareye, o gözlere, derinlere baktığında yüzler bir fırıldak gibi dönmeye başladı yine sol  yanında. Her yüz kendini gösteriyor, her bakış kendini anlatıyor, her göz kendini yaşatıyordu. Zaman asansörü yine içinde beslediği tüm yüzlerini karşısına çıkarıyordu. Bunlar daha çok anlam farklılaşması, tahribat ve korkudan ibaret olan an(ı)larını yansıtıyordu.

 

Gülen, hüzünlenen, ağlayan, korkan, endişe eden, kah çocuk, kah anne, kah yorgun, kah durgun, kah güçlü, büyüklü, küçüklü yüzlerce kendi geçiyordu gözlerinin önünden…

 

“Beni kendinde ara” diyerek söze girdi  yüzlerinden oluşmuş koro. Şimdi, yıllardır yaşattığı korkular ve yüzler bir koro olmuş, yaşam tünelinde onunla yüzleşmek için bekliyorlardı. “Beni kendinde ara, kendini bende” diyerek koro tekrar yapıyor, sesler koridorda yankılanıyor, yol genişliyor, daralıyor, uzuyor, kısalıyordu… Koronun verdiği mesajı, toplu şifreyi çözmeye çalışıyordu… Bu baş döndürücü, bu mide bulandırıcı, bu fırıldak gibi dönen, bu tekrarlanan kabustan usanmış, yorulmuştu…

30’lu yaşlarını süren yorgun yüz, alabileceği ve kaldırabileceği korkularının derinine inen bir başkasıyla karşılaştırdı onu. Bu, 12 yaşını süren, saçları örgülü, gülümseyen, korku, endişe,  tasa nedir tatmayan, tanımayan, yaşamın oyundan, şarkıdan, şiirden, mutluluktan oluştuğunu sanan gülen ve güzel bir kız yüzüydü. O resim olmak istediği, olduğu ve kaybettiğiydi. Şimdi, anlıyordu ki, 30’lu yaşlarını süren ve korkularına  yenilen kadınla 12 yaşındaki mutlu çocuk arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştı. 12 yaşında bir çok anlamla, bir çok kahkahayla kopardığı bağ, bugünle arasında bir uçurum açmıştı. O uçurum, kendi yolculuğunda onu kısır bir döngü gibi çevresinden koparıyor, başkalaştırıyor, dönüştürüyor, öldürüyordu…

 

Şimdi, tam ipin koptuğu yerde durduğunu anladı. Çocukluğu ile şimdi arasındaki o keskin ve ölüm kokan çizgideydi. İp kopmuş oyun bozulmuş evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine denilen oyunlar sona ermişti. Oynadığı en son çocukluk oyunundan sonra kendisi de bu sıçan deliği gibi dar koridorda kısılıp kalmıştı…

 

Örgülü saçlı kız çocuğu, yüzünde tüm hayalleri elinden alınan bir bedelin kırgınlığı ile yürüdü. Bir yerlere gider gibi acele ediyordu. Şimdiki zamandaki kadın da arkasından  yürüdü… Birisi çocuk kalmak, diğeri büyümek istiyordu. Koro ve tüm yüzler geride kalmışlar ancak onları takip etmeye devam ediyorlardı. Sesler artık alçak tondan geliyordu.

 

Kız çocuğunun ardında kalan kadın tüm korkularını kuşanarak yürümeye devam etti. Onu yakalamalıydı!..

Ne yapacağını biliyordu.

En eski bildiği anlama sarılacaktı:

Şiirle ve aşkla büyüyen o cesur çocuğa.

Bir şiirlik yolu vardı önünde, bir ömürlük adımı.

O adımı attı ve kendi yüzüne baktı…

(KESİK KANATLI KUŞLAR – KHORA YAYINLARI -)

 

Zamana Kazılı Satırlar

“Ne okumamı tavsiye edersiniz?” Bu tatsız soru da karşıma çıkıyor. Tatsız diyorum, zira okumayı ciddiye alan kimse böyle bir soru sormaya gerek duymaz. Okumayı ciddiye almış birinin bu türden bir soruyla kendini ve başkalarını meşgul etmesi hem bezginlik verici, hem de abestir. Ona doktorların hayatından ümit kestikleri hastaya uyguladıkları diyeti vermek gerek. Okumayı ciddiye alan kişiler neden “Ne okumamı tavsiye edersiniz?” sorusu sormazlar? Çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. Kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. Okumanın rehberi okumaktır.

İsmet Özel, Ve’l-Asr

 

Kemal Tahir’in hayatından:

Kemal Tahir hapiste iken, bir idam mahkûmunun hücresine gelerek son gecesini birlikte geçirmesi istenir. Etkileyici kişiliği, sohbeti, birikimiyle idam mahkûmunun son saatlerinde teselli edeceği düşünülmüş olmalı.

“Adam iki ya da dört rekat namaz kıldıktan sonra oturuyor. ”Şimdi” diyor Kemal Tahir, ”Konuşmamız gerekiyor. Sabaha bu adam idam edilecek. Konuşacak konu ararken birden farkediyorum ki, bu dünyada bütün konuşmalar geleceğe aittir; geleceği olmayan bir adamla konuşacak bir şey yoktur.” Ve böylece bir türlü laf bulup konuşamıyor birkaç saat sonra asılacak idam mahkumuyla…”

Bütün bildikleriniz, sahip olduğunuz birikiminiz, elde ettiğiniz ilim birkaç saat sonra hayata veda edecek birine söyleyecek bir şey bulamıyorsa, o bilginin hayata ve insanlığın yarınına dair söyleyecek ne mesajı olabilir? Bu ince çizgi iki farklı varlık tasavvurunun, iki farklı medeniyetin ayrışma noktasıdır aslında.