Yargısız infaz…

5 Haziran 2018 Salı | 10:26

“Haberi ilk veren siz olmak istersiniz ancak haberin doğru olması da gerekir. Doğruluk, hız kadar; hatta hızdan önemlidir… Tarafsızlık, elinizdeki bilgileri inceleyip değerlendirirken adil, açık fikirli ve yansız olmanızı gerektirir… Habercilikte, özellikle editoryal aşamada doğru kanaat esastır…”

Bunlar evrensel etik kurallar. Hemen her medya kurumunun, medya mensubunun bildiği, hatta söylemde slogan olarak kullandığı etik değerler. BBC, Reuters gibi prensipli uygulayıcılar ise zaten dünyanın en saygın haber kaynakları. “Doğru kanaatte bulunmadığı” için en kilit ve tecrübeli editörünü işten durdurabilen bir kuruluş örneğin BBC.

Geçtiğimiz haftalarda Merkezi Cezaevi’nde kadın tutuklu/mahkûmlarla bir araya gelme imkânım oldu. Başbakanlık’ın “rehabilite” programı çerçevesinde, davetli olarak farklı ve özel bir deneyim yaşadım.

Acaba ne yapsam, ne konuşsam tedirginliği içinde kendimce hazırlık yapıp gittim ama meğerse boşunaymış hazırlık. Dinlemekten, konuşmaya fırsat kalmadı çünkü. Basınla ilgili kendilerini o kadar yaralı ve mağdur hissediyorlar ki, dinlemekten başka çarem kalmadı. Neredeyse yaşadıkları veya algıladıkları tüm mağduriyetlerin tek sorumlusu gibi yüklenerek çıktım demir parmaklıklar dışına.

Aralarında çocuk denecek yaşta gencecik kızların da bulunduğu mahkûmlar, tutuklular; internet sayesinde artık kalıcı özelliği taşıyan basın haberleriyle çifte ceza aldıkları inancında. Kimi daha mahkûm olmadan fotoğrafları, isimleriyle basında “infaz” edildiğinin hıncında; kimisi “zaten demir parmaklık arkasında cezamı çekiyorum” diyerek internette dolaşan haberlerinden şikâyetçi.

Refleksle “gazeteciler de haber yapmak zorunda, kayıtsız kalamaz” diyecek oldum; gencecik Ukraynalı tutuklunun “her an sizin de başınıza gelebilir” feryadıyla sustum.

Gönyeli’deki aile faciası da basının bu konudaki son sınavlarından. Kamuoyunun beklentilerine kayıtsız kalamayan, kalmaması da gereken basın kuruluşları, hızlı ve flaş haber kaygısıyla her an hataya düşme riski altında.

Genelde hassasiyet artmasına karşın, rekabet ve daha çok okunma kaygısıyla, yarın utanılacak, vicdanları sızlatacak sonuçlarla karşılaşma tehlikesi var.

Böylesi trajik ve kamu baskısının yoğun olduğu durumlarda, “atlatma” heyecanı yanında çeşitli kaynakların “yönlendirme” ihtimalini de dikkate alarak, sorumlu davranmak habercilerin, özellikle editörlerin görevi. Haberi okutma kaygısıyla “seri katil” gibi amacı aşan nitelemeler, yarın vicdanları sızlatan utanç olarak geri dönebilir örneğin…

“Önce insan olun, yine de iyi gazeteci olursunuz” diyen üniversite hocamız, “insanlığın” örneklemesini filmlere de konu olan olayla aktarmıştı bir sohbette…

“Savaş alanında askerin küçük çocuğu vurmasını görüntüleyen muhabir, savaşın çocuklara verdiği zararı kayda geçiren ünlü karesiyle ödüle layık görülür. Ancak, o kareyi çektiği an gazetecilik egosu tavan yapan gazeteci, sonradan huzur bulamaz ve ödülü almayı reddeder. ‘O kareyi çekmek yerine, fotoğraf makinesini fırlatarak çocuğu kurtarabilirdim’ diyerek kendini cezalandırır. Hatta mesleği bırakır…”