Köşe Yazarları

YALNIZ SENİN ELİNİ ÖPMEK İÇİN EĞİLİR BAŞIM

Baba!
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
başımı eğemez!
Yalnız senin elini öpmek için
eğilir başım.
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım…

Nazım Hikmet Ran

Bugün Babalar Günü. Elbette empoze bir gün. İçi boşaltılan günlerden herhangi birisi. Benim için çocukluktan kalma duyguları barındırır oysa. İçinde barındırdıkları, çağrışımları, hesaba – kitaba çektikleri, kazandırdıkları, kaybettirdikleri ve değiştirdikleriyle… İnsan yaşamını daha anlamlı hale getirmek mi, yoksa pazara renk katmak için mi bilmem, bütün dünya bu empoze günlerde hediye yarışına giriyor. Biz de öyle. Bir koşuşturmacadır gidecek yine. Babalar, kayınpederler, mezarlıklar ziyaret edilecek. Hediyeler verilip, eller öpülecek. Gazeteler, radyo ve tv programları bu gün hep babalardan söz edecek. Ta ki gece 24:00’ü vurup, bir başka güne uyanana kadar…

12 yaşımdayken kaybettim hayatımın kahramanını. Bir kış gününde, gözlerindeki delici bakışlarını alıp yanına, bütün şiirlerini toplayıp bavuluna, söylediği-söylemediği bütün şarkıları yarım bırakıp, ayrıldı aramızdan. Çok sonraları, onun da etkisiyle yürüdüğüm yolumda karşıma çıkan sorular oldu. Bunlar yalnızca bir kızın babasına soracağı sorular değildi. Kıbrıs Türk Müziği ve sporu ile ilgili çalışmalara dikkatlice bakıp, burnumu sokmaya başladığımda o yanıtların babamda da olduğunu ama bizim hiç o konuları konuşacak zamanımızın olmadığını anladım. Neye, ne kadar vaktimizin olduğu hiç belli değil…
Sonradan öğrendim ki kaybedilen yaşta kalırmış hep insanın duyguları. Neye sahip olursa olsun ve kaç yaşına gelirse gelsin hiç kapanmazmış o boşluk. Hep bir yanı eksik bir çocuk kalırmış insanın içinde… Çocuklukta hayatla aramda açılan bir kara deliği sıvamaya, kapatmaya çalıştıysam da, hep bir yerlerden sıvalarımın düştüğünü ve insanın ancak acılarla yüzleşmeye başladığı zaman başını dimdik tutabildiğini öğrendim. 12 yaşıma kadar sürdürdüğüm mutlu çocukluk ve huzurlu, gürültüsüz, patırtısız aile ortamı bana çok şey kazandırdı. Bunun değerini büyüyüp, evlenip, aile kurup, anne olduğumda öğrendim…

Çocukluğumda evimizde anne-baba kavgasına hiç şahit olmadım. Bağrıltı, çağrıltı, öfke ben ve kardeşlerimden hep uzak tutulan şeylerdi. Nasıl yapıp, nasıl becerdiler bilmem ama hep sessiz, sakin, kapalı kapılar ardında konuşarak halledilebilen aile sorunları olduğunu bildim. Bütün evlerin de doğal olarak öyle olduğunu düşünerek büyüdüm. Eğer olağanüstü bir durum yoksaydı her akşam, bir sofranın şarkı ile kurulabileceğini öğrendim. Klasik Türk Müziği eserlerini, Kıbrıslı müzisyenler vardı sohbetlerimizde. Ülkemizi, müziğimizi, sporumuzu, toprağımızı, bir yere ait olmanın üretmekten geçtiğini sindirdi yaşamlarımıza. Kitaplar, şiirler hep arkadaşımızdılar. Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal tanıştığımız ilk isimlerdiler…

Küçük şeylerden mutlu olmayı öğrendim anne ve babamdan. Boğazımızdan geçen lokmaların ne olduğu değildi, hangi ruh hali ile yeniyordu yemekler, gerçek hayat tadının bunlar olduğunu öğrendim onlardan. Bir evde şarkı eksilirse, o evin sesinin çığlık olduğunu bir de… Bunu kendi şarkılarımı yazdığım zaman öğrendim…
Babam bize sevginin çıkarsızlığını, sevgi ile büyütebilmeyi, yürütebilmeyi bizzat öğretti. Sözcüklerden sevdiklerimizi mahrum bırakmamaktı en büyük buluşma noktamız. Sözcükler, birbirimize kurduğumuz köprülerimizdiler. Çoğalttıklarımız, ürettiklerimizdiler. Konuşulmayan, yazılmayan, anlatılmayan bir yaşam yarımdı.

Nefret, hesap-kitap, taktik uzaktı yaşamlarımızdan. Arada sendelediysem de, kim olduğumu hatırladığımda yüzleştim hatalarımla da. Hayatın anlamı içinde dolu dizgin bir sevda ile sevmenin aslında güzelleştirmek ve yenile/n/mek anlamına geldiğini öğrendim çok sonraları. Bunların ne büyük erdemler olduğunu biliyorum artık. 40 yaş önemli bir yaş dilimi. Öğrenmediğim daha kaç ömürlük soru var önümde bilmiyorum. Yaşamın anlamının peşine düştüğümden beridir pek çok tanımımın değiştiği doğrudur. Kendimi yeniden aramaya başlamışlığım, anne-baba rolleri, sorgular, sualler hiç bırakmıyor beni. Her şeye rağmen, en büyük öğretmenimin çocuklarım olduğunu öğrendim…

Bugün babalar günü ve benim doğumgünüm. Aslında kocaman bir pazarın herhangi bir günü. Etrafımda oğullarım sevecen babalarına sarılıyor. Ölümü değil, yaşamı gösteriyorlar bana umutlarıyla… Bugün kutlama yapılacak, hediyeler dağıtılacak. Sonra herkes rollerine geri dönüp, ezbere yaşamına koşacak…

“Çocukluk kaç yaşında biter?” bilmem ama, ben ne zaman “baba” dense, biten bir çocukluğun ardından bakarak dikleniyorum hayata. “Bir insan nasıl “dibine” kadar sevebilir” sorusunun yanıtını bulduğum bir babanın kızıyım ben. 40 yaş cahilliğim ile tüm varlığımla sevebilmenin ne demek olduğunu biliyorum. Sevmenin güzelleştirmek ve büyütmek olduğunu anlıyorum. Gerçek kutlamanın dayatmalarla değil, yaşam yolunda birlikte yürüyebilmekten geçtiğini öğretti bana takvimden düşen yıllarım. Eskide kalan şarkıları seviyorum ben hala, “eski moda” aşklara inanıyorum, sonsuz olanlara…
Yaşamlarınızda değecek birileri varsa, sımsıkı sarılın, sevin, hissettirin derim… Ben 12 yaşımda kaybettim babamı. Sevdiklerimizle ne kadar vakit geçireceğimizin garantisi yok…

“O“ bana/bize bir insanın sahip olabileceği en büyük mirası “emanet” bırakıp gitti: SEVEBİLME SANATINI… Sınırsız-koşulsuz ve sonsuz bir sevgiye inanabilme anlamını… Bu değil de nedir, yaşamın en büyük armağanı?




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı