Köşe Yazarları

‘’Üst aklın’’ seçimlerle ile ilgili ikilemi ve beklentisi

Erdoğan’ın iki hafta önceki Londra seferi ‘’batı’’ adına göreceli olarak iyi polis rolünü İngiltere’nin üstlendiğini simgeleyen bir ziyaret oldu.

TC Merkez bankasının rolü ve faiz-enflasyon sebep-sonuç ilişkisi ile ilgili görüşlerini bu ziyaret sırasında kendine saklasaydı ziyaret hedeflenen bu yönüyle ön plana çıkacaktı. 

İngiliz basınında mümkün olduğunca dengeli değerlendirme içeren yazıların çıkması, Türk seçmeninin bir kesimi için olduğu gibi batının da çıkacak olan seçim sonuçları ile ilgili bir ikilem ile karşı karşıya kaldığı savını güçlendiriyor. Bunun üzerinde durup batının penceresinden bir değerlendirme yapmakta en azından düşündürtmesi açısından fayda var çünkü her şey göründüğü gibi olmayabilir.

***

Bir tarafta gücü konsolide etmiş bir lider var.

Devleti anlık olarak verdiği kararlarla tek elden yönetebilme kapasitesi olduğunu yaptıkları ve yaptırmadıkları ile ispatlamış.

Geçen seneki referandumdan sonra gücü tek elde toplama arzusunu artık Anayasa da içeriyor.

Onu ikna ettiğinizde ulaşmak istenilen hedeflere çok daha hızlı bir şekilde ulaşabilirsiniz. Nitekim göreve geldiklerinin ilk on yılında bu şekilde işbirliği yapılmış. Eski Türkiye’de akıl edilmeyecek, önerilse kabul edilmeyecek birçok şey gerçekleşmiş.  

Son beş yılda liderin yarattığı problem siyasi etkinliği ve siyasetçi olarak yetkinlikleri ile ilgili değil.

Batı adına problem, Erdoğan’ın öngörülebilir ama kontrol edilemez olması.

Kontrol edilemez olması yanında, en son söyleyebileceğini hemen en baştan kamuoyuna söyleme alışkanlığı da marka imajının parçası olmuş.

***

Diğer tarafta da günden güne güçlenen Erdoğan karşıtı toplumsal bir refleks var.

Bu refleks siyaset üstü ortak bir payda haline gelmiş ki bu seçimlere siyasi bir ittifak olarak girmeyi başarmışlar.

Bu refleksin omurgası ayni zamanda devleti kuruluş çizgisindeki ayarlarına geri getirme çabasında. Niyet ve söylemleri bu yönde.

Hatırlayın Batı Türkiye’de şu anda muhalefetin temsil ettiği bu zihniyete ilk darbeyi 2001 deki büyük bir ekonomik kriz sonrasında kurulan AKP’yi iş yapılabilir, ılımlı İslam temsilcisi olarak lanse edip finansman desteğinin yolunu açarak vurdu. O dönemde dünya piyasalarında bollaşan para ile bunu yapmak çok da zor olmadı. 2008 ve 2009 yılına kadar bu devam etti.

Ayni dönemde sonradan ortaya çıktığı üzere yılların çalışması ile cemaatin bürokrasideki etkisini kullanarak devleti ve daha da önemlisi TSK’nın içindeki Kemalist unsurları ortadan kaldırmaya koyuldu. Bunu da büyük ölçüde başardı.

Özet olarak Batı son 15 yılın ilk 10 yılında Erdoğan ile işbirliği yaparak siyaseti devletin kuruluş ayarlarının üstüne koymayı başardı.

Batı başarı hanesine bunu yazarken, öngöremediği birbiriyle ilişkili iki unsur ortaya çıktı.

Birincisi, Erdoğan’ın 2014 yılından itibaren Ortadoğu’da kendi siyasetini devreye koyması oldu. Buna ek olarak batının baskısına rağmen kontrol edilmez bir yaklaşımla Rusya ve İran ile askeri ve siyasi işbirliğine de yöneldi. Bu son 5 yıllık dönemde başta ülkeye parayı getirip şirket alıp yatırım yapan çevrelerin Türkiye ile ilişkilerini tamamen sıcak parayla sınırlı bir statüye indirmesi ile sonuçlandı.

Batının diğer öngöremediği unsur da AKP siyasi hareketine 15 yıl önce ‘’can suyu’’ verirken köprü görevi gören Gül’ün en son perdede iç siyasetten bu derece geri planda kalması oldu. Gül’ün iç ve dış siyasette Erdoğan’ı dengeleyecek bir gücü ve rolü olamadı.

Batı 2013 yılına kadar AKP ile işbirliği yaparak, Türkiye devletini Erdoğan hariç Ortadoğu’da yapmak istediklerine zemin hazırlayacak ve engel olamayacak şekle getirdi.

Batı bu kazanımını bir taraftan koruyup, AKP’den değil ama Erdoğan’dan kurtulmak istiyor.

Batı, tekrar seçildiği takdirde ekonominin tüm bozulan unsurlarını kullanarak Erdoğan’a hata yaptırarak yıpratma yoluna gidecektir. Onu siyasi hayatını sürdürebilmek için devamlı bir al ver ilişkisi içerisinde köşeye sıkıştırmayı ve tutarlılığını seçmen nezdinde kaybeden bir lider konuma sokmayı deneyeceklerdir.

Erdoğan’ı kamuoyunun en azından bir kısmının gözünde insanüstü bir siyasetçi mertebesinden indirme hedefiyle hareket edilecektir. Onu yıpratarak bu seçimde ikinci turda kazansa bile bir sonraki seçimde siyasetten kaybetmesini ya da çekilmesini hedeflenecektir.

Batı bugünkü şartlarda gerçekçi gözükmese de Erdoğansız bir AKP istiyor.

Seçim öncesi Gül’ün aday olma hamlesini geri plandaki bu hedef ile birlikte değerlendirmek lazım.

Aksi takdirde Gül’ün çıkışının siyasi mantıkla açıklanacak bir tarafı yoktur. Gül’ün Erdoğan’a karşı aday olma olasılığı AKP tabanında mutsuz olanlara ‘’ben buradayım’’ işaret fişeği görevi gördü. Seçim sonrası çıkacak tabloya göre Gül bir anda AKP tabanı için kurtarıcı rolüne de bürünebilir ya da AKP’nin parti içinde ayrışmasının ilk fay hattına zemin hazırlayan aracı olabilir.

Batı adına yazdığımız bu savlar doğruysa seçimlerde batı adına çıkacak olan en optimum sonuç ne olur?

Batının kafasının tam da bu sorunun cevabında yoğunlaştığı Erdoğan’ın BBC ile yaptığı mülakatta ona sorulan soru açık etti.

BBC, basında geniş yer aldığı üzere Erdoğan’a ne sormuştu?

‘’Meclis çoğunluğunu kaybedip, Başkanlığı kazanırsanız ne yaparsınız?’’

Soru değil sanki geleceğin habercisi bir temenniydi bu.

Batının hedeflediği sonuç da bence bu soruda saklı.

Bu seçimlerin Türk siyasetini parçalı ve tahterevalli siyasetine uygun bir zemine dönüştürme olasılığı yüksek. Meclise girecek olan HDP ve SP’nin sonrasında mecliste nasıl bir aritmetiğin parçası ve denge unsuru olabileceğini şu an konuşan yok.

Bir an için seçimin ikinci tura kaldığını ve İnce veya Akşener in Erdoğan’a karşı seçimi kazandığını düşünün.

Dayandıkları partilerinin mecliste tek başlarına çoğunlukları yok.

Bu yapının tek kişide konsolide olmuş olan yönetme gücünü paylaşımlarının problemsiz olacağının garantisi var mıdır?

***

Bu seçimlerle Türkiye’nin gündemine son zamanlarda yaşamadığı bir belirsizlik unsuru daha eklenecek gibi duruyor.

Umarım öyle olmaz ama Türkiye yönetilemez bir ülke haline gelmeyi tescilleyeceği bir seçime gidiyor.

İlk defa gelecek ile ilgili bu kadar umutsuzum, çünkü başkanlık ile meclis çoğunluğunun çatışan bir aritmetiğe oturması 24 Haziran seçim sonucu olarak en yüksek olasılık.

Yasama ve yönetimdeki uyumsuzluk siyasi çatışmayı hat safhaya çıkaracak.

Bunun doğuracağı belirsizliğin iç siyasette ve ekonomide yaratacağı kaos ile birlikte Türkiye kendi içine dönecek.

Dış siyasette de proaktif olmaktan uzaklaşan bir çizgiye çekilecek.

Batının veya diğer ismiyle ‘’üst aklın’’ istediği seçim sonucu da tam budur.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı