Köşe Yazarları

Ünlü katiller!

İlk şiirlerini o da “hece ölçüsü” ile yazmış ama bu ona yetmiyordu.

Genç yaşta gittiği Sovyetler Birliği’nde şiir anlayışında gelişmeler oldu ve “serbest ölçü” de şiirler yazmaya başlayınca, Türk şiirinde devrimin kapıları aralandı…

O Nazım Hikmet’ti…

Bir şey, bir şekilde değişir ve eskiler gider yeniler gelir.

Bu hep böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

Bazı şeyler hariç…

Eskiye dönük arayış hatıralardan ibarettir çoğu zaman.

Bazan bir fotoğrafta, bir müzikte canlanır mazi, bazan değişmeyen bir sokakta, bir bahçede, bir parkta…

Bir filmde baba ile oğlu parka giderler.

Parkta salıncaklar vardır.

O salıncakların benzerleri bir zamanlar Lefkoşa’nın Çocuk Parkında da vardı.

Baba, salıncağa biner ve oğluna çocukluğunda bu salıncakta sallandığını söyler.

Yani aynı salıncak aynı yerdeydi, iki nesli kucaklıyordu, baba da çocukluğunda o parkta hatıra biriktirmişti, sıra çocuğuna gelmişti; aynı park bakalım kaç nesli kucaklamıştı…

Bazı “eski” ler ve bazı şeyler nesilden nesile devam edebilir; etmelidir de kanımızca.

Her yeni her eskiyi yok etmemeli.

Ama bu görüşlerin Nazım’ın yenilikçi şiiriyle bir ilgisi yok.

Kimse aruz vezniyle şiir yazmıyorsa, bu gerçekten de bir yenileşme ihtiyacından doğmuştu, ki zaten 19. ve 20. Yüzyılın başlarında Türk aydınları konuştukları dili nasıl kullanacaklarına dair kafa patlatmışlardı epeyce.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Orhan Veli Kanık şunları söyleyecekti:

“Nazım ve vezin arasındaki farkın vezin ve kafiyeden geldiğini kabul edenler, vezin ve kafiyenin ortadan kalkmasıyla nazmın da ortadan kalkacağını kabul etmelidir…”

O dönemler bu tartışmalar sürüp gidiyordu…

Konuları birbirine karıştırmayalım.

Böyle bir “bayram” zamanında artık o “eski” bayramların ve bayram yerlerinin olmadığı ve bundan böyle de olmayacağı, toplumun  “dünya hali” ile uyumlaşmasından ötürü müdür, bu bir gelişme midir, yoksa ne, bilemiyorum.

Neticede ne Lefkoşa’daki Sarayönü Meydanına kurulan bayram yerleri, ne Girne Kapısına kurulan bayram yerleri, ne de Musalla tabyası ile Çağlayan Parkına (Çocuk Bahçesi) kurulan bayram yerleri olacak.

Yani olmayacak…

İyi!

Peki, o salıncakların günahı neydi?

O parktaki fıskiyeli havuzu söküp atmaya ne gerek vardı?

Baba ve oğul aynı salıncakta sallansalardı kıyamet mi kopardı?

Sonra bir kentin köşede bucakta duran ve kentsel kimliğini simgeleyen alanları tarumar etmenin ne alemi vardı?

Mağusa yolundaki tren istasyonu kimin nesine batmıştı da ortadan yok edilmişti?

Ve buna benzer bir sürü yok oluşlar…

Diyeceğimiz, yeniliğin, eskiden yeniye geçişlerin ve hangi şeylerin korunması gerektiğinin iyi anlaşılması gerektiğidir.

Dikili Taş’ı ortadan kaldırarak yenilik getiremezsiniz; yenilik olmaz o, katliam olur.

Onu demek istiyoruz.

Ve biz en ünlü katillerdeniz!

Üstelik kendi kendine cinayet işleyen bir tür!

 

 

 

 




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı