Köşe Yazarları

Türkiye’ye Yönelik Tehditler..







Bölgemizdeki siyasi ve savaşları azdıran askeri harekâtlar  gitgide Türkiye’yi de sarmalına alan bir anafora döndü! Kısaca Türkiye artık “Zeytin Dalı” harekâtıyla “PKK olarak tanımladığı PYD ve YPG’nin peşinde   Suriye topraklarındadır ve Afrin’e de  girdi girecek…




(Yazıma bu anlatımla girmişken  artık günlük hatta anlık haberlerimiz içinde yer alan şu PYD, YPG nedir kısaca onlara da bakalım:



PYD “Demokratik Birlik Partisi.” 2003 yılında Suriye’de Kürtler tarafından kuruldu. Lideri de şimdilerde yeniden tartışılan ve başına da para ödülü konan Salih Müslim’dir.

YPG ise PYD’nın silahlı yapılanmasıdır. 5 bini aşkın gerillası olduğu biliniyor. Son olaylarda Amerika’nın da büyük destek ve yardımlarıyla 30 binlik orduya dönüştüğü söyleniyor. Aslında YPG Suriye iç savaşında Kuzey’de siyasi parti olarak ortaya çıktıydı.)      Şimdilerde Amerika,  TC sınırındaki bu yamalama PKK kökenli ve çıkışlı PYD ile YPG’yi  devlet haline getirmeye çalışıyor. Bunu başarırsa kendine bağlı bu “devleti” hem enerji yolunun bekçisi olarak emrinde tutacak hem de Ortadoğu’yu, kronik derdi olan İran’a kadar denetleyecek bir “üs” oluşturacak.. Üstelik Kuzey’deki Türkiye’yi de sürekli PYD’nın tehdidi altında tutturarak..

SADECE bu kadarına baktığımızda özellikle Türkiye açısından bölgenin ne kadar tehlikeli ve  karmakarışık olduğunu “korkarak” anlarsınız..

Korkarsınız çünkü sonuçta “savaşın iyisi olmaz” derken,  Türkiye’nin  bu bataklıktan en erken zamanda çıkması gerektiğini düşünürsünüz..

       ÖTE yandan son zamanlarda şu Kardak Kayalığı krizi ile Rum’un hidrokarbon arayışlarıyla sondajları da baş ağrıtmaya devam ediyor. Nitekim Türk Yunan sahil Güvenlik gemilerinin bile çarpışmasına neden olacak sürtüşmeler yaşanırken, Türkiye Kardak’a bölgeyi tarassut altında tutacak  bir kule inşa ediyor.

Öte yandan AB’de Yunanistan ve Rum üyelerinin şikâyetleri üzerine Brüksel çıkışlı uyarıda da bulunuyor..

PİŞKİNLİĞE bakın! Tüm bu siyasi ve askeri gelişmeler devam ederken, Anastasiadis’li komşumuzun yüzü kızarmadan, şartını şurtunu BM’ler saptamış gibi aslında kendi düzeneği olan “müzakerelere başlama mektupçuklarını”  Güney’den Kuzey’e postalamaya devam ediyor! Ve insana  “hey Allahım, aklımıza mukayyet ol” dedirtiyor!

[divide color=”#”]   [/divide]

İŞÇİ, İŞVEREN VE SENDİKALAŞMA ZORUNLUĞU!

“Hele hükümet güven oyunu da alsın “yerli yerine yerleşirken  resmen göreve başlasın…” Diye düşünürken, 7 Ocaktan bu yana neredeyse bir buçuk ay geçti!

Yüz 50 bin seçmenli  ülke için büyük lüks! Neyse burasını karıştırmadan sadede gelelim.

Dün de yazdımdı. Halkın  bu hükümetten (iktidarının muhalefetinin) büyük beklentileri var. (Güncelliği yaşanan olaylarıyla haberleştirip yorumlayan hatta bu haber ve yorumlarla çoğu zaman hükümet gündemini de  tayin eden “gazetecilerle köşecilerin”  de büyük beklentileri vardır..) Şöyle ki:

“Bozuk düzenler” kader değildir. Sadece “siyasi yönetimlerin şu veya bu nedenlerden dolayı içine düştükleri basiretsizlikleridir!”     Devleti oluşturan “kurum kuruluşları” doğru ve düzgün çalıştıramamaktan kaynaklanan zafiyetleridir! Yahut partizanca tutumlarından kaynaklı “popülizmdir!”

Bunların sonucudur ki  “denetim mekanizmaları” ya çalışmaz yahut Sayıştayda görüldüğü gibi çalıştırılmazlar.. Bizatihi memleketin “çalışma hayatı” bu cümlenin içindedir. Ki yıllardır yasası olduğu halde “Kamu Görevlilerinin 2. iş yasağı uygulaması” daha geçtiğimiz günlerde bu yeni hükümetle başlatıldı!” Oysa yıllardır “o yasak” deliniyor, toplumda yaralar açmasına karşın gelip giden hükümetler tarafından görmezden geliniyordu!

[divide color=”#”]   [/divide]

ÇALIŞMA Bakanı Zeki Çeler’in “görevine hızlı başlamasından” cesaretle kaç zamandır aklımın bir ucunda takılı olan ve önümde yığınla şikayetleri bulunan  işçilerin, nasıl  mağduriyetler yaşadıklarına bir mim koyacağım. Ancak önce hatırlatacağım:

       Eğer memurun, öğretmenin, genelde kamu görevlilerinin güçlü sendikaları olmasaydı, bunca yıldır hükümet karşısında bu kadar hakka hukuka dayalı  çalışma olanağına sahip olabilirler miydi? Yoksa her iktidarla birlikte sonbahar yaprakları gibi sağa sola uçurulurlar, sürülürler,  haklarını hukuklarını savunacak örgütsüzlükleri nedeniyle “mağdur” mu olurlardı?

Geçiyorum:  Öncesi hükümet döneminde de “tüm özel sektörde   çalışan personel ve işçilerin de artık sendikalaşmaları gerektiği” geldiydi gündeme.. Özel sektör “olaya yan yana bakınca” konu kapatılmıştı..

Peki kapatılmıştı da şimdi bana kim söyleyecek barakada yatıp kalkarken gece gündüz makarnaya talim eden, buna karşılık ayda bin 300 lirayla çalışan işçinin hakkını hukukunu bu memlekette kimin arayacağını?

Peki sendikalardan korkulduğu için konu hasıraltı edilmişti de şimdi bana kim söyleyecek özel sektörde asgari ücretle çalışan üniversite mezunu gençlerin bile şu veya bu nedenler uydurularak  “işten atılmalarının” sadece patronun iki dudağı arasındaki kararına bağlı olduğunun dini ile imanını?                        O kadar ki “işten durduruldun” demek yetmektedir! Niçinini bile izah etmek gereğini duymadan! (Bu konuya örnekleriyle devam edeceğim. Fakat sorayım:)

Üçüncü ülkelerden gelen işçilerin nerede nasıl, hangi ücretle, hangi koşullarda çalıştıklarını kim bilir? Haklarını hukuklarını kim arar sorar?

Hangi “işinsanı yanında çalıştırdığı işçi ve personele hangi parasal ve maddi güvenceyi verir ki”? İş almalarla işten atılmalarda eğer sorunlar varsa “işçi” kiminle nasıl muhatap olur. Var mı bilen?

Kısaca Baluba kabilesi değilsek “lamı cimi yok” artık özel sektörün de  işçi ve çalışanlarının sendikalaşması  “kanuni” zorunluluk haline gelmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 









Başa dön tuşu