Köşe Yazarları

TÖHMETİ GÜNAHI BOYNUNUZA OLSUN


Hikâye biliniyor. Arap hurmaya çıkmış, tam inecek, fırtınaya tutulmuş, hurma kırılacak gibi sallanıp eğilip bükülüyor.

Korkular içinde titreyen Arap bir yandan inmeye çalışıyor öte yandan bildiği bütün duaları sıralıyor, ardından da “ey Allahım diyormuş eğer sağ selim bu hurmadan inersem sana bir deve kurban…

Az biraz indikçe de “ey Allahım ayaklarım yere değsin sana bir koyun kurban!…

Ve ayakları yere bastıkta, “ey Allahım demiş mafiş kurban!”

BEN unutmadım. Bir ay önce böylesi bir virüs fırtınasına da biz yakalandıktı ki değil deve fil kurman etmeye hazırdık. Yeter vçrüs balasına bulaşmayalım. Ki sınırlarımıza dayandığında toplumca “Ya maazallah bize de bulaşırsa” diyerek korkuşlar içinde titreşiyor, hep birlikte hükümetin aldığı tedbirlere uymakla kalmıyor, ciddi tedbirler aldığı için hayır dualar ediyorduk..

Unutmadığım için hatırlarım: Hükümet çalışmalarını durdurma zorunda kalan özel sektörün, işsiz kalan işçilerin daha çok mağdur olmamaları için kamu görevlilerinden kesinti yapmış, özel sektöre ve çalışanlarına  bin 500 liralık katkısını da “akmazsa damlar” kabilinden vermişti..

VE Allah’a şükürler olsun ki “burnumuz bile kanamadı.. Hem de komşuda Koronavirüsten dolayı hâlâ ölümler devam ederken… Artı Koronavürüs karşısındaki başarımızı görmeyen Dünya Sağlık Örgütü’ne de serzenişte bulunmuş, neden bizi “üyeliğe” almadığından” yakınmıştık hâlâ şikâyet ediyoruz.

DERKEN “fırtına dindi olağanüstü günlerden kurtularak ayaklarımız yere bastığı için olağan günlere döndük!

ÖYLE mi ama? Komşumuzda her gün virüsten dolayı ölümler olurken, vakalar devam ederken, bu nedenle dıştan gelenlere hâlâ karantina uygulanırken…

“Artık bir daha koronavirüs bize uğramaz” diyebilir misiniz?”

VALLAHİ diyoruz! Çünkü Güney’de çalışan işçiler sınır kapıları açılmadığı için işlerine dönemiyorlar ve bu nedenle “açılması için eylem yapıyorlar..

Tutun ki koronavirüs gitti “aş, iş, para” gailesi geldi. Tabi ki işçiler haklı. Fakat işçinin bu hakkı uğruna eğer o sınır kapıları açılır da Rum tarafından bu tarafa (olası da olsa) virüs taşınırsa ne olacak? Bunun vebalini kim yüklenecek? “Kapılar açılsın” demek kolay. İki dudak arasından çıkacak karar anında kapıları da açar geçişleri de sağlar..

Peki kim verecek “virüsün” bu tarafa taşınmayacağının güvencesini? Nitekim aralarında doktorlarımızın da olduğu bazı Toplum Kuruluşları, İnisiyatifler bile hemen kapıları açın diyorlar…

Savunmaları da basit: Bizde hiç vaka görülmemiş. Ne güzel.. Lafazanlığını yapıp DSÖ’nin kör gözlerine sokacağımız büyük başarı!

ÖYLEYSE ne yapılmalı sorusuna keşke Devlet işsiz kalan o insanlarımıza Güney’de virüs bitene kadar parasal katkılarda, gıda yardımlarında bulunacak bir organizasyona gidebilseydi, işçilere sahip çıkabilseydi?

Artı KKTC’de büyük “işçi açığı olduğu” söyleniyor. Güney’de çalışan işçileri öncelikle ayni evsafta işlerde istihdam etmek mümkün değil mi?

FAKAT itiraf edin. Bazı kesimler için olay “güneyde çalışan işçilerin işsiz kalması değildir!” Güney’le olan “senli benli içiçe ilişkilerin devam etmesidir!”

“Muvafıktır” olsun, devam etsin… Fakat Allah için yok da kör gözüne parmağım dercesine!

Ki bir lafım da bazı Casinoculara olacak: O taraftan gelecek “Rum oyuncular” uğruna kapılar açılsın normale dönülsün diyorlar!

YANİ şeytan diyor ki bu kapıların hemen açılmasını isteyenleri (ki günü geldiğinde elbet açılacak) teste tabi tutmalı: Şöyle ki Güney’e geçildiğinde virüs bulaşır mı bulaşmaz mı denemesi için “önce buyurun siz geçin” diyerek!

Madem bu kadar emindirler kendilerinden, denemesine de gönüllüler olarak katılmalıdırlar!..


KISACA TAKILDIĞIM: (ÇOCUK HAKLARI DERKEN)

Dün “Dünya Çocuk Hakları Günüydü.” Sessiz sedasız öteki sorunların arasında bastırılarak gelip geçiverdi.

Oysa çoktandır sorguluyoruz: “Biz nasıl bir yeni nesil yetiştiriyoruz” diye..

Anaokulundan başlayan “eğitim öğrenim Üniversitede” sonlanıyor da ya sonrası?

Dünün çocuklarına bugünün üniversite mezunlarına ne verdik, ne veriyoruz?

Sadece ilkokul yada lise müfredatının bile yeterli olmadığını düşünen öğrenci velilerinin çocuklarını dershanelerden dershanelere taşımalarına, uğurlarına şu kadar para harcamalarına karşın…

Neden yetiştikleri bu vatanda “işsiz ve ümitsizler?” Neden yüzde yirmiyi aşkın üniversite mezunları işsiz?

VE asıl sorun, neden Gençler topraktan koptular! Çapanın nasıl tutulacağını, toprağın nasıl kazılacağını bilmiyorlar.. Çam ile serviyi, gül ile karanfili, mercimekle nohudu.. Ayırt edecek kadar bile bilmiyorlar!

Neden ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonlara, üniversitelerde yetişmelerine karşılık KKTC’nin kaderine “kalkınmanın neferleri, uzmanları, kan tere batan fedakârlıklarıyla katılamıyorlar!” Neden hayata gülecekleri en genç dönemlerinde küskün ve yılgınlar?

Neden “mefkure sahibi” değiller.. Ve “politikacı taifesini sevmiyorlar!”

YOK! Abartmıyorum! Dün bu gençlerimizin “çocukluk” hallerinin BM’lerce tescilli “özel günüydü. Hakları, hukukları, yetişmeleri üzerine gaile ve kuşkularıyla konuşulan bir gün..

Ki artık her ilk çocuğun cebinde bir akıllı telefon var. Bizim dönemimizde kâğıta sarılı bir dilim ekmekle bir avuç zeytin olurdu.. Nereden nereye.. Ki bizim zamanımızda pantolonlar ayakkabılar yamalıydı.

Buna karşın bu vatanı o günlerin o yamalı pantollu, gabira ekmek yanına üç beş zeytini cebinde taşıyan insanlar kurtardı yeniden kurdu..

BU günün gençliğinden beklenense “doğup büyüdükleri bu vatanı” devralıp “o dijital dünyalarına kazandıracak bir kalkınmış bayındır ülke yapmalarıdır. Sadece bu kadar…

 

 


Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı