Köşe Yazarları

Tevfik Fikret Sokağı-2: Güya Başkentte Yaşıyoruz

Bekir Azgın yazdı








Geçen haftaki yazıma gelen tepkilerden anladığım kadarıyla belediyeden şikâyeti olan tek kişi ben değilim. Gelen mesajlardan biri şu soruyla son buluyordu: “Senin gazete köşen var, sesini biraz duyuruyorsun. Sıradan vatandaş ne yapsın?” Doğrusu, onu ben de bilmiyorum. Hem, ben duyurdum da ne oldu?




Güya başkentte yaşıyoruz. Ben Kıbrıs’ın hiçbir köyünde bizimki gibi bir toprak yol görmedim. Herhangi bir köyde böyle bir kepazelik varsa ben o köye gitmemişimdir.



Bazı arkadaşlar, yarı şaka yarı ciddi, aşağı yukarı şöyle özetlenebilecek bir soru soruyorlar: “Cehennemin ucunda yaşıyorsun. Sokağın çıkmaz sokak. Oradan kaç tane araba geçiyor?” Belediye başkanının da öyle düşündüğünü sanıyorum. Ancak kazın ayağı öyle değil.

Cehennemin ucunda yaşamasak da Lefkoşa’nın ucunda, neredeyse Yeşil Hat’ta yaşıyoruz. Tahmin edemeyeceğiniz kadar çok araba gelip tozu dumana katıyor yağmur yağmayan mevsimler boyunca. Bir kere, meraklılar var. Bu toprak yol, nereye gider diye gelenler ve şaşkın şaşkın etrafa bakanlar. Yolun sonunda kapalı demir kapıyı görüp geri dönüyorlar. Bahçede çalışıyorsam bazıları durup soruyor: “Burada mı yaşıyorsunuz?” Ben de her defasında aynı cevabı veriyorum: “İnanılır gibi değil ama evet.”  1977 yılından beri buradayız ve 40 yılda yutmadığımız tozu son 3 yılda fazlasıyla yuttuk.

Bir gün, baktım, üç harfli plakası olan küçük siyah bir araba geçti. İçinde orta yaşlı bir adam, bir de kadın vardı. Demir kapıya kadar gidip döndüler. Yola çıkıp arabayı durdurdum. Amacım daha yavaş gitmeleri için onları ikaz etmekti. Daha ben ağzımı açmadan adam bana Oxford İngilizcesiyle yolu şaşırdıklarını ve Aydemet’e gitmek istediklerini söyledi. Bana hiç de yolu kaybetmiş gibi görünmediler ama yolu tarif edip onları yollattım. Anlayacağınız karşı taraftan bile misafirlerimiz olabiliyor.

Gadimici (kalıcı) müşterilerimiz ise askeri ciplerdir. Arada birkaç tane ekstra geçmezse her iki saatte bir tane muhakkak geçiyordur. Bunların şoförlerinin çoğu Formula – 1 yarış pistinde eğitim görmüş gibiler. Haklı olarak arabayı toz kaldırmadan yavaş süremezler. Halden anladıkları da pek yok.

Bir süre ben de eşim de el kol hareketleri ile daha yavaş sürmelerini anlatmaya çalıştık. İşe yaramadığını görünce bir gün yola çıkıp ciplerden birini durdurdum. Aralarında komutan bulunup bulunmadığını sordum. Önde, şoförün yanında oturan biri “Ben komutanım” dedi. Kendisine derdimi anlattım. Bana şöyle dedi: “Merak etmeyin, ben bu konuyla ilgileneceğim.” İlgilenip ilgilenmediğini bilmiyorum ama pratikte hiçbir şey değişmedi.

Bir gün ortalığı toza dumana katan bir cipin geçtiğini görünce demir kapıya kadar yürümeye karar verdim. Kapıya varmak üzereyken cipin döndüğünü gördüm ve onu durdurdum. “Kardeşim” dedim “sen arkandan ne kadar toz kaldırdığını görmüyor musun?” Kendinden emin bir edayla “O ben değildim” dedi ve eliyle arka tarafı gösterdi. Özür diledim ve kapıyı kapamaya gelen askere doğru yürüdüm.

Askere son gelen cipin şoförünün kim olduğunu sordum. “Sizin konuştuğunuz kişiydi. Burada başka biri yok” demez mi? Delikanlı kaşla göz arasında yalan söylemişti. Hem de inandırıcı bir rolle. İleride iyi bir aktör olabilir. Öteki mesleklerden birinde sahtekâr diye nam salması hiçtendir.

Oradan uzaklaşınca cip içindeki arkadaşlarına herhalde “Bu bunak ihtiyarları böyle kandıracaksın” demiştir. Ve büyük bir ihtimalle o an, şen kahkahalar yükselmişti arabadan.

Kapıdaki askere buralarda komutan olup olmadığını sordum. Asker hemen telefonla isteğimi komutana bildirdi. Birkaç dakika sonra komutan kapıya geldi. Kendisine derdimi anlatmaya başladım. İkinci cümlemi tamamlamadan araya girdi ve şöyle dedi: “Bir daha olmayacak.” Askere dönerek “Arkadaşlarına söyle bu yolda 20’den hızlı sürmeyecekler” diye ekledi. Asker gür bir sesle “Emredersiniz komutanım” dedi. Teşekkür edip oradan ayrıldım. Ne yazık ki komutanın emrinin hükmü sadece birkaç gün sürmüştü. Sonrası eski hamam, eski tas.

Hele arada bir geçen çöp kamyonu yok mu. Tabakhaneye bir şeyler yetiştireceği için acele ediyor. Daha evimizin hizasına gelmeden başı kesilmekte olan boğanın böğürmelerine benzeyen klaksonunu öttürmeye başlar ve ortalığı toza boğarak geçer.

Bu gibi durumlarda tozu ta içinizde hissedersiniz. Önce kokusu gelir. Bu koku, sonbaharda ilk yağan yağmurların etrafa yaydığı hoş toprak kokusuna hiç benzemiyor. Acımtırak bir kokusu var. Sonra ağzınızda tadını duyarsınız. Tuzluca ve kekremsi bir tadı var. Kütüphaneye gidip elinize bir kitap aldığınız zaman sesini duyarsınız. Kitap üstündeki toz gıcır gıcır eder. Onu görmek isterseniz, pencerelerdeki pancurlar üzerinde toprak haline dönüşmüş tozu seyredebilirsiniz. Sn. Harmancı’nın bize münasip gördüğü yaşam biçimi, işte bu.

Belediyeyle ilgisi olmayan bir de klakson sorunumuz var. Demir kapının bir an önce açılması için yaklaşınca boruyu öttürürler. Klakson gürültüleri, sabahın ikisinde, dördünde veya altısında olduğunda can yakabilir. Bir işe yaradığını da görmedim. Klakson çalanla çalmayanın kapıda bekleme süresi ya aynıdır ya da arada yarım dakika fark vardır.

Son zamanlarda geri dönerken de klakson çalma modası baş gösterdi. Herhalde arkadaşlarına veda ediyorlardır. Kapıyı çıkınca gaz pedalına asılırlar ve arabanın motorunu ağlatırlar. Bizim evin tam önünde teker yerden kesilir ve uçak havalanır.

Askerlerin en tatlı yanları, akıl vermekte cömert olmalarıdır. Bir işe yaramadığını bildiğim halde yaz ikindileri evin önündeki yolu sularım. Bazan sulama işi, nöbet değişim saatine rastlar. Cipin arkasında oturanlardan birileri yüksek sesle şöyle der: “Amca, şikâyet et de bu yolu asfaltlasınlar.”

Bu gibi durumlar için Rumların güzel bir atasözü var: “Bitta (gözleme) yapmasını annem de bilir ama evde un yoktur”. Şikâyet etmesini bu amcanın aklı da keser ama şikâyetlere kulak veren yok.

 

 







Başa dön tuşu