Köşe Yazarları

Tarih böyle tahrif edilir

Ziya Rızkı’yı yakından tanımak olanağını bulmadım. Kendisiyle işbirliği yapan birçok arkadaşım oldu. Hakkında çoğunlukla olumlu şeyler duydum.

Son günlerde kendisini tanımaya çalışıyorum. Halil Sadrazam’ın kaleme aldığı ve 3 cilt halinde yayımladığı “Leymosun /Limasol’dan bir lider: ZİYA RIZKI” adlı eserini okuyorum.

Henüz birinci cildi bitirdim. O nedenle kitap hakkında genel bir değerlendirme yapacak durumda değilim. Ancak birinci ciltte dikkatimi çeken bir hususu dile getirmek istiyorum.

Ziya Rızkı, Meclis’te yaptığı bir konuşmada haklı olarak söylediği gibi “Tarih kimsenin malı değildir” (s.200). Ne var ki tarihi olayları saptırmaya, onları değiştirmeye de kimsenin hakkı olmamalıdır.

Büyük bir ihtimalle sancaktarın denetiminde yayımlanan 15 Şubat 1965 günkü “Limasol’un Sesi” gazetesinin 20 sayfalık özel sayısında bir olay şöyle anlatılıyor:

“Münür Şago’nun komutasında olan Yeni Klinik’teki mevzidekiler Münür Hilmi Şago’nun emri ile geri çekilmemeye, kanlarının son damlasına kadar savunmaya karar vermişlerdi. Burada beş mücahidimizin binlerce EOKA çetecisine karşı, saatlerce yaptığı müdafaa, Türk tarihine yeni bir hamaset örneği olarak geçmeye hak kazanmıştır. Nihayet mermileri biten mücahitlerden her biri, tek tek şehit olmuştu.

“Sıra Münür Şago’ya gelmişti. Üstünü yokladı, tüfeğine baktı; artık atacak mermisi kalmamıştı. Şimdi ne yapacaktı? Teslim mi olacaktı? Buna Münür gibi bir kahramanın yapmasına imkân mı vardı? Gözüne yerde kalmış iki bomba ilişti. Çılgın bir sevinçle nara atarak hemen mevziye girmekte olan düşman üzerine bir tanesini fırlattı. İkincinin telini çıkardı, yere yattıktan sonra maşasını elinden bıraktı.” (s. 177)

Olan biteni birileri görmüş gibi bir kahramanlık destanı anlatılıyor. Halbuki Halil Sadrazam, aynı olayı, bize farklı anlatıyor: “Yeni Klinik mevzii Türk bölgesinin iyice uzağında yer alıyordu. Mevzi komutanı Mustafa Ali Zihni komutasında bulunan bu mevzide sekiz mücahit görevlendirilmişti. Çatışmalar sırasında bunlardan üç tanesi (K… C… Y…) çeşitli nedenlerle mevziden ayrılarak geriye dönmüş ve orada mevzi komutanı dahil sadece beş mücahit kalmıştı.

“Mustafa Ali Zihni, Münür Hilmi Şago, Kemal Selim, Faik Sururi ve Ayhan Hüseyin adındaki bu beş mücahit devam eden çatışmalar sırasında şehit düştü. Mevzi komutanı Mustafa Ali Zihni olduğu halde daha sonra onun varlığı unutturulmak istenmiş ve Münür Hilmi Şago isimli mücahidin yaratılan hayali kahramanlığı (!) özellikle öne çıkarılmıştı. Güya mermisi bitene kadar savaştığı ve mermileri bitince elindeki son el bombasını patlatarak şehit olduğu resmi söylem olarak ortaya konulmuştur.” (ss. 161-62)

Belli ki yazar, bu olayı araştırmış ve olayı yakından bilen mücahitlerle konuşmuştur. Ne yazık ki daha inandırıcı olması açısından olayın tanıkları olan şahısların isimlerini vermiyor. Yazar şöyle diyor:

 “Bu mevzideki mücahitleri gerçekten tanıyan ve durumlarını çok iyi bilen bazı eski TMT mensupları gerçek kahramanın mevzi komutanı Mustafa Ali Zihni olduğunu vurgulamkta ancak o bekâr olduğundan kahramanlığının göz ardı edildiğini ve gelecekte doğacak muhtelif haklardan ailesinin daha fazla yararlanabilmesi için Şago adının özellikle öne çıkarıldığını iddia etmektedir.” (s.162)

Kendisi de bir subay olan yazar, bu olayda ima yollu da olsa dönemin sancaktarı olan Piyade Yarbay Eftal Akça’yı eleştirmektedir. Şöyle diyor: “Limasol’da yaşanan Şubat 1964 çatışmalarından yıllar sonra (2000’li yıllarda) yerinde yaptığım incelemede Rum bölgesi içinde bulunan Yeni Klinik Bölgesi’nde hiçbir destek ve irtibat olmadan bazı mücahitlerin görevlendirilmesinin ve gözden çıkarılarak şehit olmalarının nedeni anlaşılamadı. (s.164) Yani bu saçmalığa benim aklım ermedi demek istiyor.

Ya, mevzi komutanlığının birinden alınıp ötekine verilmesine ne demeli? Kitabın birçok yerinde Ziya Rızkı’nın prensip sahibi, dürüst, adil, kimsenin hakkını yemeyen, şahsi çıkar gütmeyen biri olduğunu yazan Halil Sadrazam, şehit düşmüş birine haksızlık yapılmasına niye göz yumduğu konusunda okura  tatmin edici bilgi vermiyor. Bu konu biraz havada kalıyor.

Bu olaydan 30 yıl sonra 1994 yılında olayı Ziya Rızkı şöyle anlatıyor:  “Bir başka unutulmayan tarihi olay: Meselâ en ön safta Yeni Klinik (Dr. Cemal Özden’in kliniği) olan mevzimiz top ve bazuka ateşi altına alındı. Fakat mevzidekilere geri çekilmesi için emir verilmesine rağmen, bu mevzinin komutanı Münir Şago, arkadaşlarına geri çekilme emrini verdi ama sonunda kendisinin mevziyi terk etmeyeceğini, son nefesine kadar kalacağını haykırarak ateşe devam etti. Dört arkadaşı da mevziyi terk etmeyi reddederek onunla kaldılar ve kahramanca direnişi sürdürdürdüler. …Bütün kurşunlar tükendiğinde Şago elinde bulunan iki bombanın pimini çekerek mevziye giren rumların telefine de sebep olarak arkadaşlarıyla birlikte şehit oldu.” (ss. 186-187)

Söylem, resmi söylemin kopyası. 30 yıl sonra Ziya Rızkı’nın Sezar’ın hakkını Sezar’a vermesi gerkmiyor muydu? Anlatımda bir tek şey değişti. Şago’nun ilk adı köylerde söylendiği gibi “Münür” idi; Ziya Rızkı onu okur yazarların telaffuz ettiği biçimde “Münir” olarak değiştirmiş oldu.

Böyle bir durumda Ziya Rızkı’ya mı, yoksa Halil Sadrazam’a mı inanalım? Benim elimdeki terazi Sadrazam’dan yana.

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı