2021’e 7 gün kala bu sabah 7 gibi kalktım. İlk iş olarak güne hoş bir tatla uyanmamı sağlayan ve benim için bir ritüel olan az sütlü nescafemi yaptım. Çocuklar uyuyordu, eşim benden önce iş için çıkmıştı. Ev sessizdi. Sessizliği severim. Sessizliği konuşan insanların dinlencesi olduğu zaman daha çok severim. Uyumlu bir yaşamın sessizliği doğa ile birlikte nasıl harika ses veriyor iyi bilirim. Dış kapıyı açtım. Aralık ayının ve 2020’nin son günleriydi. Etraf sabah serinliği ile haşmetli bir şekilde yeni bir gün için söyleyeceklerini hazırlıyordu. Ne Aralık gibiydi hava, ne de mevsim kışı anımsatıyordu. Daha çok Eylül’den Ekim’e uzanan serin bir sonbahar tadıydı. “Uyumlu yaşamı veya yaşam uyumu” neydi diye düşüncemi bir soru yapıp sordum kendime.
Neydi yaşamla uyum?
Sabah serinliğinin aksine kahve bardağımdan elime yayılan sıcaklığı hissetmemdi belki de. Bahçeme ektiğim her bir tohumun yeşil bir umut gibi baş göstermesiydi. Çiçeklenmesi, yapraklanması ve rengarenk bir cennetin yaratılmasına olan katkılarıydı. Evin solundaki çöpleşmiş yerin şimdi ufak bir bahçe olarak yeniden güzelleşmesi, solmuş, boynunu bükmüş her bir fidanın yeniden hayata tutunmasıydı. Boğazımdan sıcacık nefis kahve geçerken beyaz deniz kuşlarının bahçemin yanında yem bulmasıydı. Sabah güneşine eşlik eden uzun tüylü, tombul, karamel renkli sokak kedimizin bahçe duvarında uyumasıydı belki de. Ağacımda asılı duran rüzar gülünün sessizliğin içindeki yankısıydı. Ağaçlarımıza her gün konuk gelen güzel ötüşlü kuşların şarkısına başlamasıydı. Küçücük bir ekmek kırıntısını evlerine götürmeye çalışan karıncaların muazzam çalışkanlığıydı belki de.
Gözlerimi kapadım, gül ve yasemin kokularını hissettim. “Soğukta yaseminler tütmez” demişti birisi. Bahçemizdeki yaseminin kokusunu serin havada ve akşamları da cömertçe hayatımıza sunuşunun keyfini yaşadım. Ellerim, parmak uçlarım bahçede uğraşmaktan dolayı zonkluyordu. Dikenler ellerimde ufak çapta enfeksiyonlara neden oluyordu. Ojeli tınnaklı ellerimdeki çizikler ve ufak yaralar bir tezattı sanki. Gülümsedim, her şeye rağmen ağrıyan parmaklarımda gül kokusu vardı…
Tarihler 24 Aralık 2020’yi gösteriyordu. Dünya tarihinin en zor zamanlarının üzerine bir yenisinin eklendiği bir döneme denk gelmiştik. Kimse artık bir başkası ile tokalaşmak istemiyordu. Merhabalar ürkek ve çekingendi. Sarılmak, dip dibe olmak, koklaşmak, öpüşmek sakıncalıydı artık. İnsanlar birbirlerini potansiyel “mikrop” olarak görüyordu. Böyle diyordu haberler, uzmanlar, doktorlar. Mesafe, mesafe ve mesafe diyorlardı. Maske takmak, eldiven kullanmak, insandan uzak durmak artık hayatımızın bir parçasıydı. Bir yılı aşkın bir süredir dünya yine hastalıklı ve endişeli bir dönemden geçiyordu. Tarihte veba, cüzzam, kolera, kızamık ve daha pek çok salgın geçiren dünyamız şimdi COVID-19 illeti ile boğuşuyordu. Vebadan dünya genelinde 50 milyondan fazla insanın öldüğünü ve şimdikinden çok daha ciddi zamanlardan dünyanın geçtiğini biliyorum.
Bu da geçecekti. İnsanlık bunu da atlatacaktı.
Yeni bir yıl geliyor. Her yerde hastalık haberleri, ölümler, endişeler, dedikodular, sevgisizlik, kin, kan, nefret, bomba, silah. Peki bu ortamda aşkın o kutsal varlığına yazılan şiirleri, şarkıları kimler yazmalı, kimler hatırlatmalı insanlığa? Biz olsak da olmasak da dünyanın mükemmel düzeninin insansız da devam edebileceğini, hatta daha güzel devam edebileceğini hatırlatmalı. Bu hatırlatma doğa ile uyumlu canlı olabilmenin ne kadar önemli olduğunu pekiştirmeli. Doğadaki kuş seslerinin, arı vızıltılarının, ağaçların gölgesinin, otların hışırtısının, baykuşun ötmesinin, sabahın, akşamın, güneşin, ayın ve tüm yaratılış uyumunun, insanlığın onca tahribatına rağmen kendisini onaracak bir gücü olduğuna inandırmalı.
Gözle görülemeyecek bir küçük hastalık mikrobu bizi birbirimizden koparmak üzere. Sevmeyi unutturmak üzere. Sarılmayı, el ele tutmayı, sokaklarda özgürce dolaşmayı, bir lokma ekmeği bölüşmeyi, bir suyu beraber içmeyi yasaklamakta. Maskelerin ardına saklanan bir dönemin insanlarıyız biz. Dudaklarımızdaki gülümsemelerimiz bile maskeler ardında.
2021 yılı geliyor bizi takmadan. Dünya kendi bildiği gibi dönüyor. Kendini tanrılaştıran ve ölümsüzüğün peşine düşen insanlık henüz bu virüsü tam olarak yenemiyor.
Kaç aydır bu ikilemlerle boğuşuyorum. Ne çok insan ciddi konular yazıyor, konuşuyor. Yazarlar siyaset, ekonomi , hastalık, tedbirleri durmadan durmadan ısıtıp ısıtıp veriyor.
Ben bu ortamda her şeye inat, bıkmadan, usanmadan şiir hatırlatması yapacağım. Şarkılar, şiirler tam da bu zamanda daha çok girmeli insan hayatına. Kitap, resim, tiyatro, heykel, dans, sanatın hangi dalı olursa olsun daha çok anımsamalı insanlık tarafından
Şimdi her zamankinden daha çok ihtiyacımız var aşık olmaya, şiir okumaya, şarkı yazmaya, söylemeye, kadeh kaldırmaya.
İnsanlık tarihimizde yaşanmış tüm aşkların hatırına, yazılan onca ölümsüz eser için, insanın insana ilaç olması hatırına, iyilik, güzellik ve sahip olduğumuz onca güzellik için, en önemlisi yanık tenli, esmer çocuklarımız için inatla şiiri, inatla iyiliği, güzelliği ve doğayı savunacağım.
Belki parmaklarımda dikenler, kollarımda çizikler, ruhumda yaralar da olacak ancak ben ellerimde gül kokusu kalmasının bedeliyle “değer” diyeceğim.
Aşk için, sevda için, insanlığın sahip olduğu en güzel yetenek olan sevgi için değer diyeceğim.
Kahvem bitmek üzere. İş saati yaklaştı. Etraf iyice uyandı. Çocuk sesleri araba seslerine karıştı. Yola düşmeliyim. 2021 e 7 gün kala. Hastalık gündemiyle döşeli , sinirli, kaba ve aşka inancını yitirmiş insanlar arasında karışıp inatla şiirimi ve yaşamı savunabilmek için..

SENSİZLİĞİN 37. ARALIĞINDA
Annemin doğum gününde babamın parası çıkışmadığı için ona emitasyon (imitasyon) bir yüzük almıştı. Babam tam bir aşk adamıydı. Mahcup bir şekilde “bir gün sana bunların hakikilerini alacağım” diyerek, gözleri dolarak kutlamıştı annemin doğum gününü. Hiç alamadı hakikilerini, hiç çok parası olamadı. 42 yaşında öldüğünde iki kez göçmen olmuş bu adam, güneyde kalan, yeni yaptırdığı ve hiç oturamadığı evimizin borcunu ödemekle meşguldu hala. (Türk ustalara, dülgelerlere yaptırdığı için). Parayla satın alınabilen hiçbir şey, hiçbir mevki, hiçbir çıkar kaygısı değiştirmedi onu. Kimsenin elini, eteğini öpmedi. Yaltakçılığı hiç bilmedi, öğretemedi. İdeallerinin üzerinde etiketler yoktu. Hiç bir çıkar uğruna satılmadı ve satmadı ne sevdiklerini , ne de inandıklarını.
Maddi karşılığı az, yaşamsal değeri ölçülmez olan o yüzük hala annemin en değerli hediyesidir. Ölüm bile aşklarını bitiremedi..
Pırlantaymış, paketmiş, kutuymuş boş iş. Babamın ölümünün yıldönümünde dün, mendilinden çıkarıp anımsattı bize annem, kim olduğumuzu, nerden geldiğimizi… 25 Aralık… Sensizliğin üzerinden tam 37 yıl geçti…
































