Poli

Siyasetin gölgesinde bir yargılama: Tehliryan Davası

15 Mart 1921, Berlin.

Charlottenburg semtindeki Hardenberger sokağı, 4 numaralı evde ikamet eden iri cüsseli ve yaşlı yabancı,  her sabah evinden aynı saatte çıkıyor ve yakınlardaki hayvanat bahçesine gidiyordu. Hayvanat bahçesinde biraz zaman geçirdikten sonra, hemen hemen aynı saatlerde, aynı yoldan dönüp evine geri geliyordu.

O gün de yine aynı saatte, sabah 11’e doğru, evinden çıktı. Bastonuna dayanarak ağır adımlarla cadde üzerinde ilerliyordu. Tam 17 numaralı evin önüne vardığında, ardından kendisine iki kez “Talat!!, Talat!!” diye seslenildiğini duydu. Durdu ve başını geriye doğru çevirdi. Adını seslenen kişi ile bir an göz göze geldiler. Meçhul kişi, öldüreceği kişinin kimliğini iyice teyit etmişti. Birden belinden tabancasını çekti ve yaşlı yabancıya ensesinden tek el ateş etti.  Yabancı her zaman belinde taşıdığı sedef kakmalı Browning marka tabancasını çekmeye dahi fırsat bulamadı. Silah sesinin ardından kocaman gövdesinin yere yığılması ile birlikte son nefesini verdi.

Uzun gri paltolu katil, elindeki tabancasını savurup kaçmaya çalıştı. Olayı görenler onu kovalamaya başladılar. Kısa süreli bir kovalamacadan sonra ellerindeki şemsiyeler ile vurarak katili yere düşürdüler. Etrafındakiler kendisini tekmelerken genç adam kırık dökük bir Almancayla, “Ben yabancıyım, o da yabancı. Sizinle ilgili bir durum yok!” demişti.

Dakikalar sonra Alman polisi olay yerine gelerek katili tutukladı. Sonra dönüp yerdeki yabancının yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. Yabancı için artık yapılabilecek bir şey yoktu. Cebine uzanıp kimliğini çıkardı. Kimlikte “Mehmet Sai” yazıyordu. İki saat kadar yerde kalan cesedi cinayetin yakınlarında tütüncü dükkânını işleten eski İttihatçılardan Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir teşhis ettiler.

Cinayete kurban giden ve iki saat boyunca kaldırımda yatan yabancı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) ve Sadrazamlık (Başbakanlık) yapmış ve 1915 Ermeni Tehciri’nden en üst düzeyde sorumlu olan üç isimden biri,  ünlü İttihatçı Talat Paşa’ydı.

Haber bütün dünyada adeta bir bomba etkisi yaratmıştı.

***

Peki, Talat Paşa Berlin’de ne arıyordu? Şimdi olaydan biraz geriye gidelim.

1.Dünya Savaşı’nı Almanya’nın kaybedeceği iyice anlaşıldığı 1918 yılından itibaren, içten içe kaynamaya başlayan toplumsal hareketler 1919 yılına geldiğinde doruğa ulaşmıştı. Ülkede yeni rejimin kurulması gerektiği düşüncesi hâkimdi. Friedrich Ebert önderliğinde anayasal monarşiden parlamenter demokrasiye geçiş amacıyla başlayan hareket, Osmanlı Devleti’nin müttefiki Kayzer II. Wilhelm’in tahttan çekilmesi ve Hollanda’ya kaçması ile sonuçlanmıştı. Ancak Komünistlerin iktidarı ılımlılarla paylaşmayı reddetmeleri üzerine işler ters gitmeye başlamıştı.

4 Ocak 1919’da Berlin’de başlayan Komünistlerin ayaklanma teşebbüsü 19 Ocak 1919’da aşırı sağcı Berlin Muhafız Tümeni tarafından bastırılmıştı. Alman Komünist Partisi’nin liderlerinden Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg 15 Ocak’ta “Freikorps” denilen milis gruplarınca yakalanmışlardı. Luxemburg ölene kadar dövülmüş ve nehre atılmış; Liebknecht de başından vurularak öldürülmüştü.

[images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”three” lightbox=”no” source=”media: 160090,160089,160088″][/images_grid]

İşte böyle karanlık bir döenimn başında,  Berlin ve İstanbul’u  karıştıran  ilginç bir olay yaşanmıştı.

1 Kasım 1918 gecesi Alman Denizaltı Subayı Kurmay Yüzbaşı Herman Baltzer gece saat 21 sularında Tarabya’da topladığı 30 kadar İttihat ve Terakki üyesini bir Alman denizaltısı ile Sivastopol’a götürmüştü. Sivastopol‘dan sonra Terakkicilerin üç liderinden Talat ve Cemal Paşalar Almanya’ya, Enver Paşa ise Kafkasya‘ya gitmişti.

Talat Paşa, önce Berlin’in 50 km. uzağında, Potsdam kenti yakınlarındaki Neubabelsber’de geçici olarak ikamet ettirilmişti. Olay İstanbul’da duyulunca, yeni hükümeti kuran Ahmet İzzet Paşa, Almanya’ya kaçan İttihatçıların iade edilmesini talep etmişti. Ancak Alman Hükümeti,  üst düzey Alman yöneticileriyle güçlü dostluklar kuran Talat Paşa’yı iade etmeyi reddetmişti. Talat Paşa, cinayet gününe kadar eşi Hayriye hanımla birlikte yaşayacağı Berlin’in lüks semti Charlottenburg’daki dokuz odalı eve taşınmıştı.

Cafer Sai”, “Ali Sai”, “Mehmed Sai” gibi takma adlar altında bu evde üç yıl yaşayan Talat Paşa, bir süre sonra sürgün hayatı yaşamasına neden olan tehdidi, dizginlenemez siyasi hırsına yenik düşüp unutmuştu. İstanbul’a geri dönüp yeniden şekillenmeye başlayan siyasetin içinde yer almak istiyordu. Avrupa’ya dağılmış olan İttihaçıları örgütlemeye çalışmış, İsviçre ve İtalya’da üst düzeyde siyasi temaslarda bulunmuştu. Evi, sadece Almanya’daki değil, Avrupa’daki eski Jön Türklerin buluşma yeri olmuştu.

Nerede yaşadığı artık bir sır değildi.

***

Cinayeti işleyen Soghomon Tehliryan, 24 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Yakalandığında cebinde 12 bin Mark bulunmuştu. Yakanlanması sırasında bir bastonun başında yol açtığı 20 santimlik derin yaradan dolayı kan kaybeden ve o gece ateşler içinde kıvranarak geçiren Tehliryan, ertesi gün cinayet masasından Müfettiş von Manteuffel tarafından bir tercüman aracığıyla sorgulanmış ve sorgusunda şunları söylemişti:  “(…) Almanya’ya sadece Talat Paşa’yı öldürmek için geldim. Ailem Ermeni tehcirinde öldü. Ben tesadüf eseri ölümden kurtuldum. Daha o zaman Talat Paşa’yı öldürmeye yemin ettim…Ermeni asıllı bazı vatandaşlar bana Talat Paşa’yı öldürmem için para verdi…Talat Paşa’nın öldüğünü duyan vatandaşlarım, rahat bir nefes alacak ve bu başarımdan dolayı benimle iftihar edeceklerdir. Bunu düşününce seviniyorum. Cinayeti, sadece bu duyguyu tatmak için işledim”.

Tehliryan ifadesinde cinayeti “planlı ve kasıtlı” olarak işlediğini kabul etmişti. Berlin’e, Talat Paşa’nın yaşadığını bildiği için Aralık 1920’de geldiğini; Paşa’nın evinin karşısındaki eve Talat Paşa’yı gözlemek ve öldürmek için uygun bir zamanı yakalamak için taşındığını; daha önce Paşa’yı hayvanat bahçesinde gördüğünü ancak yanında bir silah olmadığı için öldüremediğini söylemişti. Aynı ifadede, 15 Mart günü Paşa’yı evinden çıkarken gördüğünü ve bu kez silahını yanına alarak uzun bir süredir yapmayı planladığı eylemi gerçekleştirmek için peşinden gittiğini de itiraf etmişti. Tehliryan, bu ifadeyi gönüllü olarak verdiğine dair not düşerek ifadeyi imzalamıştı.

Müffettiş von Manteuffel’den sonra cinayeti soruşturmasını devralan Müfettiş Gnaß, tanıklarının ifadelerini de almıştı. Bunlardan Fritz Resch, şöyle ifade vermişti: “15 Mart günü saat 11 civarlarında işyerimin bulunduğu Joachim Sokağından gelip Hardenberg Sokağına gitmekteydim. Daha önce defalarca aynı yerde rastladığım yaşlıca bir adam önümde yürüyordu. Ansızın sokağın öbür yanından geç bir adam yolun karşısına geçip yaşlı adamın ardından yürümeye başladı. Epey yaklaşınca birden tabancasını çıkarıp yaşlı adama arkadan ateş etti. Yaşlı adam yere yıkıldı. Genç adam eğilip yaşlı adama bir göz attı. Sonra tabancasını kenara fırlatıp Fasanen Sokağına doğru koşarak kaçmaya başladı. Ardından koşup ona yetiştim. Ayağıyla benim karnıma vurdu. Bisikletli bir adamın yardımıyla onu tuttuk ve polise teslim ettik. O genç adam Soglomon Tehliryan’dır

Diğer ifade, Nikolaus Jessen’e aitti.  Jessen, Tehleryan’ı tanıdığını; onun Berlin’e Cenevre’den geldiğini; ilk başlarda 51 Augsburg Sokağında kaldıktan sonra Talat Paşa’nın evinin tam karşısındaki 37 numaralı eve kiracı olarak gittiğini; bu evin Talat Paşa’nın her hareketini gözlemlemeye ve öldürmek için uygun anı yakalamaya müsait olduğunu anlatmıştı.

Müfettiş Gnaß, cinayet silahını ve 8 adet mermiyi de bulup delil olarak dosyaya dâhil etmişti. Dosyanın numarası “A.J. 9/21“di.

Esas duruşma yapılmadan önce bir yargıç nezaretinde yapılan İlk Tahkikat’ta ise Tehliryan ifadesini kısmen değiştirme yoluna gitmişti. Bu ikinci ifadesinde, aslında Berlin’e okumaya geldiğini; bu esnada bir rastlantıyla Talat Paşa’nın da Berlin’de olduğunu öğrendiğini ve olaydan iki hafta önce rüyasında Tehcir sırasında öldürülen ailesini gördüğünü söylemişti. Bu rüyadan sonra artık yaşamının anlamsız hale geldiğini ve Paşa’yı öldürmeye bu esnada karar verdiğini anlatmıştı. Tehliryan, bu ifadesinde epilepsi hastası olduğunu ve zaman zaman ilaç kullandığını da söylemişti.

Bütün bu delil ve ifadeler ışığında, aslında savcının önünde kolay bir dava vardı. Sanık, cinayeti “planlı ve kasıtlı” olarak işlediğini gönüllü ifadesiyle kabul etmişti.  Görgü tanıklarının ifadeleri ve cinayet aleti vardı. Cinayetin gerekçesini oluşturduğu söylenen Tehcir, 6 yıl önce yapılmıştı. Bu ise ancak bir hafifletici sebep olarak değerlendirilebilirdi. Sanığın cezai sorumluluğunu tümüyle ortadan kaldırmazdı.

Sanığın cezai sorumluluğunu tümüyle ortadan kaldırabilecek ancak bir gerekçe olabilirdi: Alman Ceza Yasası’nın 51. maddesine göre, kişinin suç sayılan bir eylemi işlediği sırada bilincinin yerinde olmaması veya bir hastalıktan dolayı akıl yürütme yeteneğinin kaybolmuş olması durumunda ceza sorumluluğu ortadan kalkardı.

Bu durumu dikkate alan savcı, sanığın epilepsi hastalığının cezai sorumluluğuna etkisinin bulunup bulunmadığına ilişkin, Berlin’de bu alanda ünlü bir uzman olan Dr. Strömer’den bir rapor istemişti. Dr. Strömer, Tehliryan’ı muayene ettikten sonra, görüşlerini uzun bir raporla savcıya sunmuş ve rapor dosyaya konulmuştu. Doktor, sanığın epilepsi hastası olduğunun bir gerçek olmasına karşın, bu hastalığın ancak kriz hallerinde sanığın bilincine geçici olarak etki yapabileceğini, oysa bu cinayet sırasında kriz geçirdiğine dair herhangi bir delil olmadığını ifade etmişti. Dr. Strömer’e göre, sanığın bu davada Alman Ceza Yasası’nın 51. maddesinden yararlanacağı koşullar cinayet sırasında yoktu.

[images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”three” lightbox=”no” source=”media: 160087,160086,160085″][/images_grid]

Tehliryan, olaydan tam iki buçuk ay sonra, 2 Haziran 1921 günü saat 9.30’da Charlottenburg Üçüncü Eyalet Mahkemesi’ne çıkarıldı. Onu savunmak için, Avrupa ve ABD’deki Ermeni diasporası tarafından toplanan 426 bin Mark ile Almanya’nın en ünlü üç avukatı tutulmuştu. Yargıç Dr. Lehmberg, şahitlere ve avukatlara, davanın Ermenistan’da değil Berlin’de görüldüğünü hatırlatıp, siyasi yorumlara girmemelerini ve iddialarını hukuk sınırları içinde tutmalarını söyledikten sonra duruşmaya geçildi. Yargıç, Tehliryan’a “Talat Paşa’yı siz mi öldürdünüz?” diye sorduğunda Tehliryan, “Soruyu anlamıyorum. Öldürdüğümü söyledim ya!” cevabını vermişti. Yargıç “Pişman mısınız?” diye sorduğunda ise sanık, “Hayır. Bir insan öldürdüm ama katil değilim” demişti.

Duruşma sırasında sıradışı bir olay da meydana gelmişti. Yargıç, Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen görüş üzerine, duruşmayı bir buçuk gün ile sınırlamıştı. Oysa dinlenmesi gereken en az 24 tanık vardı. Böyle bir davayı tarafların haklarına halel getirmeden bir buçuk gün içerisinde bitirebilmek olacak bir iş değildi.

Savcılık, sınırlı zamanı da dikkate alarak, tanık sayısını indirmiş ve davasını erken kapatmıştı.

Sıra sanığa geldiğinde, dava artık sanığın yargılandığı bir cinayet davası olmaktan çıkmış, Talat Paşa ve Ermeni Tehcirinin yargılandığı siyasi bir platform niteliği almıştı.

Duruşma esnasında sanık avukatı, Tehliryan’ın epilepsi hastası olduğunu; uzun bir zamandır ilaç kullandığını ve suçu işlediği sırada bu hastalık ile ailesinin öldürülmesi nedeniyle yaşadığı travmanın derin etkisiyle bilincinin yerinde olmadığını iddia etmişti. Savunmasını, özellikle Tehliryan’ın ailesinin yaşadığı trajedi üzerine yoğunlaştırmıştı. Tehliryan’ın Erzurumlu olduğunu; Tehcir sırasında ailesiyle içinde oldukları karavanın jandarma tarafından baskına uğradığını; bütün ailesinin gözleri önünde öldürüldüğünü ve kendisinin de başından yaralandığını; bu yara sebebiyle bilincini kaybederek kardeşlerinin cesetleri üzerine düştüğünü ve jandarmaların onu öldü sanarak bıraktıklarını anlatmıştı. Çağırdığı diğer tanıklar da yine Tehcir olayında yaşanan acı dolu olayları anlatmışlardı mahkemeye.

Yargıç, Tehliryan’ın tanıklarını dinletmesinden sonra jüriye davayı özetlemiş ve hukuksal konularda mütalaada bulunmuştu. Yargıç, jüriye, bunun “planlı ve kasıtlı” cinayet suçu ile ilgili bir dava olduğunu; suçun cezasının idam olduğunu ve sanığın ceza sorumluluğunun ancak jürinin sanığının Paşa’yı öldürdüğü esnada bilincinin yerinde olmadığına inanması durumunda ortadan kalkacağını vurgulamıştı.

Artık sıra jürinin kararına gelmişti.

Duruşmanın ikinci günü öğleye yakın jüri kararını açıklamıştı: Sanığın beraatına karar verilmişti.

Salon, davayı izlemeye gelen Ermeni diasporasının üyeleriyle doluydu. Beraat kararı verilince salon adeta çığlıklardan yıkılıyordu.

Soghomon Tehliryan, bir cinayet sanığı olarak geldiği salondan, ulusal bir kahraman olarak ayrılıyordu.

***

Peki ama Alman yetkilileri ve Dışişleri Bakanlığı niye davanın çabuklaştırılması ve biran önce bitirilmesi için bu kadar ısrarcı olmuşlardı?

Cinayetin yabancı basında yer almasından sonra dava uluslararası bir boyut kazanmıştı. Özellikle de Tehleryan’ın acıklı hikâyesinin gazetelerde yayınlanmasından sonra dünya kamuoyu Ermeni Tehcirinde yaşanan acı olayları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olarak Almanya’nın bu olaylardaki sorumluluğunu da yeniden tartışmaya başlamıştı.

Avrupa ve Amerika’da oldukça saygın gazeteler, büyük müttefik konumunda bulunan Almanya’nın Osmanlı askeri personelini eğitmekle sorumlu olduğunu; Osmanlı toprakları üzerinde hemen hemen her şehirde üst düzey alman personelin konuşlandırıldığını; Osmanlı ordusuna silah, cephane ve araç gereç tedariki yapanların Almanlar olduğunu ve ordunun büyük ölçüde Almanlar tarafından sevk ve idare edildiğini; bu nedenle de Tehcirde yaşanan olaylardan Almanların da birinci derecede sorumlu olduğunu yazıyorlardı.

Alman yetkililer bu tartışmalardan epeyce rahatsız olmuşlardı. Savaş sonunda imzalanan Versay (Versailles) Anlaşmasının ağır koşulları nedeniyle haksızlığa uğradığını düşünen Almanlar, savaşın sonundan itibaren bir de iç karışıklık ve derin bir ekonomik bunalım ile uğraşmak zorunda kalmışlardı. Tam bu sırada, ülkenin uluslararası ilişkilerini ciddi ölçüde etkileme potansiyeli yanında  Almanya’ya fazladan savaş tazminatı sorumluluğu yüklenmesine neden olabilecek bir sorunu aniden kucağında bulmuşlardı.

Öte yandan I. Dünya Savaşında “kader birliği” yaptıkları Türkleri de rahatsız etmekten çekiniyorlardı.

Almanlar için bu dava bağlamında en arzu edilebilir durum, duruşmanın biran önce görülmesi, duruşmada Almanların bu olayla ilgili bağlantılarının tartışılmasından kaçınılması ve bu olaya sebebiyet veren “istenmeyen yabancı”dan bir an önce kurtulunmasıydı.

Almanların telaşı bu yüzdendi.

Davanın hemen akabinde Tehleryan’ı sınırdışı etmişlerdi.

***

Soghomon Tehliryan, olaydan yıllar sonra, 1956 yılında Verhishoomner (Hatıralar) isimli bir kitap yayımlamıştı. Bu kitapta, suikastın Ermeni Devrimci Federasyonu (Daşnaksütün) tarafından “Nemesis Operasyonu” çerçevesinde organize edildiğini; kendisine silahın ve maddi olanakların da bu Federasyon tarafından sağlandığını itiraf etmişti.

“Nemesis Operasyonu”, Ermeni Devrimci Federasyonu’nun planladığı ve Tehcir kararının alınmasını sağlayan kişilerin öldürülmesini hedef alan operasyondu. Adını Yunan mitolojisindeki intikam tanrıçası Nemesis’ten almıştı.

Yine  Şahan Natali isimli Ermeni Devrimci Federasyonu üyesi bir kadın, 1964 yılında yayımladığı anılarında, aslında Tehliryan’ın Berlin’de yalnız olmadığını. Kendisinin de başından itibaren onunla birlikte olduğunu; silahı ona kendisinin sağladığını; cinayetten sonra da Tehliryan’ın kaldığı eve gidip delilleri yok etme görevini yerine getirdiğini yazmıştı.

Kaynakça:

MOSES, OSIK, The Assasination of Talaat Pascha in 1921 in Berlin-A Case Study of Judicial Practices in the Weimar Republic, California State University, 2012. (Basılmamış Master Tezi).

ŞAKİR,ZİYA, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı: Talat, Enver, Cemal Paşalar, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2011.

ÇAVDAR, TEVFİK, Talat Paşa: Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 1788, 1984.

Davanın duruşma tutanakları (İngilizce): https://www.cilicia.com/armo_tehlirian.html




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı