Poli

Şeher’in İçinden Bir Kadın Ve Eski Yaşamın İpuçları

Reşadiye Sokak

1943

Suriçi

11 mertekli bir ev

O dünyaya geldiğinde annesinin Mesaryalı babasın Baflı olması belki de iki kültürün arasında bir yaşanmışlığının olmasının ilk ipçlarını çağrıştırmıştı hayatında o daha anlamakla ilgili çok küçükken.. Doğup büyümesi hep bu Şeher’in sokaklarının izlerini taşıyarak onu bugünlere getirmişti..Sadiye Destur; şimdi 74 yaşında..

Bizim Suriçi ile ilgili merağımızın, ilgimizin çoğalarak artması Sadiye Destur’u düşününce biraz küçük ve yeterince anlatılamaz kalıyor beklide.. Çünkü o kendisi doğma büyüme buralarda yaşamış, hissetmiş, özümsemiş ve doğru kelime belki de bu olabilir; kendisi de çoktan izler bırakmış buralarda..

Öyle ki; kendisi okula o zamanlarda (İngiliz Döneminin olduğu yıllar 1950) 7 yaşında alınmış; şu anda belediye meclisinin olduğu yerde, kız ve erkeklerin ayrı olduğu Lefkoşa Ayasofya Kız Lisesi’nde 800 kişilik okulunda ilkokul eğitimini tamamlamıştı. Okulda eğitim aldıkları kitapların Türkiye’den geldiğini belirtirken, 5. Sınıfa kadar eğitimlerinin Türkçe olduğunu, sonrasında ise İngilizce öğrenmeye başladıklarını belirtiyor. İngiliz Dönemi’nde öğrencilerin önce kendi öz lisanlarını öğrenmeleri, sonra başka lisan öğrenmeleri önem taşımaktaymış.

Rum ve Türkler’in o zamanlarda kendi bayramlarını kutlaması yasakmış. İki toplumun milli günlerinin çok olmasından dolayı İngiliz Hükümeti yalnız iki günü (Türklere Hz. Muhammet’in Doğduğu gün, Şeker ve Kurban bayramı, Rumlara İsa’nın doğduğu gün ve noel) her ikisine de ortak tatil olarak kullandırmaktaymış.  Ayrıca okulda her cuma günleri son ders günü mecburi olmasa da din derslerine ayrılıyormuş. Eğitimleri süresince almış oldukları Osmanlı Tarihi dersi ile de Türkiye’yi çok iyi öğrenme fırsatı bulmuşlar. Kız okulunda 6 yıl okuyan Sadiye Destur ilkokulda sabahları çorba ve kahvaltılık verildiğini, ayrıca dışarıdan hiçbir zaman kırtasiye malzemesi almadıklarını anlatıyor. İlkokulu bitirdikten sonra okuluna devam etmek istemiş; ama ailesinin tutuculuğu nedeniyle terzi çıraklığına gönderilmiş ve okula devam edemediği için çok üzülmüş. Çıraklıkta ilk olarak yama yapmayı öğrenerek işe başlamış. 15 yaşına geldiğinde ilk parasını kazanmaya başlamış; kendi deyimi ile ‘’Tabiri caiz ise ne koca, ne  de baba parası yemedim ‘’ diye de ifade ediyor bizlere..

Sadiye Hanım’ın ilk defa Kıbrıs Kültürüne ait geleneksel kıyafetlerle ile ilgilenmeye başlaması 1972 yılında olmuş. Kıbrıs’ta o zamanki deyiş ile milli oyunlar oynanmaktaymış. Ama bu oyunların daha çok Türkiye’nin Silifke, Antep  vb. yörelere ait oyunlar olduğunu ve okullarda da bunların öğretildiğini anlatıyor şu sözlerle; ‘’ Aslında biz Kıbrıslılar kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi unutmuştuk. Ama düğünlere gittiğimizde Mehmetaliler’in söylediği bir Çifte Telli’ye, bir Karşılama’lara da coşmadan edemezdik.’’

Rumların da ayni durumda olduğunu, onların da Yunan oyunları oynadıklarını ama bize kıyasla onların kendi kültürel ve geleneksel danslarını anımsamalarının daha erken olduğunu da söylemekteydi. Rumlar kendi kültürel, geleneksel giysilerini ve danslarını araştırmaya bizden çok daha önce başlamıştı.

 

İlk defa 1972’de Milli eğitim Bakanlığı’nın kurmuş olduğu bir dans ekibi  dans gösterisi yapmak için İzmire’e gidince; aslında Kıbrıs’ta kendi geleneksel ve kültürel danslarını yapmaları konusunda bir farkındalık oluşmuştu. Kıbrıs’tan gösteri için giden ekip bir Antep oyunu oynayacaktı ve aslında orada gerçek Atepliler de vardı;  ve onlar da kendilerine ait olan Antep danslarını oynayacaklardı. Bu ilginç durum karşısında Antepli ekibin Kıbrıslı ekibe neden kendi kültürlerine ait danslarını oynamadıklarını sormaları, Kıbrıslı ekibin gözünü açmıştı.

 

Kıbrıslı ekip geri döndüğü zaman ilk defa kendi kültürlerini araştırmaya başlamıştı. Bu vesile ile terzilik yapan Sadiye Destur’u bularak 24 saatliğine müzeden aldıkları geleneksel Kıbrıs giysilerini getirerek aynisini dikmesini istemişlerdi.  Sadiye Hanım hiçbir şey bilmemesine rağmen ‘’yapa bilirmiziniz’’ sorusuna hiç düşünmeden evet dediğini anlatıyor.. İlk defa incelediği bu giysileri (basma entari ve dizlik) oyun gününden bir gün önce tamamlayıp teslim ediyor.

 

1972’de 6 kız 6 erkek ilk defa geleneksel ve kültürel Kıbrıs Halk Dansları gösterisi yapıldığında yaşamış olduğu duyguları söyle ifade ediyor..’’ Hiç unutamadığım en güzel şey; davul, zurna ile Girne Kapısı’nda bir gün önce benden aldıkları dizlik ve basma entarileri giydiler. Ve Çifte Telli oynadılar. İşte o gün ben kim olduğumu anladım, nerden geldiğimi anladım. ‘’

 

O gün belki acemice oynanan bu oyunun bugün çok daha güzel oynanabileceğini dile getiren Sadiye Hanım; bunun hiç önemli olmadığını vurgularken, bu oyunlar için dikmiş olduğu basma entari ve dizliklerin ardından bu oyunun kendisini Kıbrıs’ın geleneksel kıyafetlerine olan ilgisine ittiğini anlatıyor.

Kıbrıslı Türkler’in ve Rumlar’ın ayni suyu içip, ayni havayı soluyup, ayni yerde ayni mevsimde yaşayıp yan yana oturmaları, aslında Kıbrıs Halk Dansları’nın ve giyilen geleneksel giysilerin ortak kültürü yansıttığını göstermektedir. İki farklı Kültürün bir arada yaşamaktaydı. Rum komşularının bayram sabahları Sadiye Hanım’ları ziyaret etmekteydi ve  kendi yaptıkları geleneksel tatlılardan onlara ikram etmekteydiler. Rum komşularının da kendi paskalya bayramlarında onlara renkli yumurtalar ve pilavunalar ikram ederlerdi. Farklı kültürlerde ve yaşam şekillerinde olsalar da nasıl saygılı ve renkli yaşamları vardı.

O zamanlar en büyük eğlenceler panayırlar ve sinemalardı. 70’li yıllara gelmeden insanlar artık Suriçi’nin dışına açılmaya başlamıştı. Lefkoşa’nın en büyük panayırı Ayluka Kilisesi’nin olduğu yerde olurdu. Rum Türk ayrımı yapılmaksızın herkes bütün dokuduğu bezi, yaptığı yemeği, yağını, ununu, bulgurunu, sucuğunu, bademini kısaca neyi varsa getirip burada satardı. Ve Lefkoşa’da  var olan iplik fabrikasına tüm çalışanlar Suriçi’nden gitmekteydi.

Suriçi’nde 2-3 adet meyhane vardı ve bunlar gerçek meyhaneler olarak adlandırılırdı. Kareli örtüler, küçük bodiriler (içki bardağı), konyak(31), gumandarga (tatlı geleneksel Kıbrıs şarabı), en az 26 çeşit meze ( leblebi, fıstık, badem, ceviz, çakistes, haşlanmış patates, humus, tahin, kavrulmuş ciğer,taze/kuru bakla,kuru böğrülce, salatalar, pastırma, samarella) , et olarak en çok şiş ve şeftali kebabı eksik olmazdı. Tatlı olarak en rağbette olan ekmek kadayıfı ve bununla beraber tel kadayıfı, simit helvası, sisamsı da meyhanelerde ağırlanırdı. Meyhanelerde bazı zamanlarda bir kadın oynatılırdı ve bunlardan ilki Abbası Şerif’ti. Bu meyhanelere sadece erkekler gidebilirdi. Kadınlar ise kapının önünden bile geçemezdi. Şimdilerde ayrılma sebebi olabilen erkeklerde içki içmek ve hovardalık; o zamanlarda meyhanelerde kadınların kocaları ile ilgili gurur kaynağı sayılırmış. Ve kadınlar meyhanelerin sokağından bile geçemezlerken şimdilerde erkeklerden daha fazla meyhanelere gittiklerini söyleyebiliriz. Geçmişte kültürümüzde yeri olan meyhaneler, günümüzde de çok rağbet görerek devam ettirmektedir.

Sadiye Destur kahveleri anlatmadan geçmiyor. O zamanlar surların hemen çıkışında olan ve en iyi bilinen iki kahvehaneden birinin Enver’in Kahvesi diğerinin işe Sağır’ın Kavesi vardı. Yaz aylarında akşamüzeri saat 16:00’ dan sonra İngiliz Hükümeti’nin yolları  (2-3 kez) ıslatarak sokaklar serinletilirdi. Kahvehanelere gidenlerin sandalyesini alıp oturmasından sonra  kahvehane sahibi her kahveye oturan kişinin ne istediğini bilir, ona göre kahvesini nargilesini hemen götürürdü. Bu durum  hiç süphesiz o zamanlar ne kadar samimi ilişkilerle yaşandığını bizlere anlatmaktadır.

Lefkoşa’nın en güzel taraflarından biri de akşamüzeri saatlerinde sokaklarda yasemin satan çocukların dolaşması, yol boyunca  gezmeye çıkmış  insanların gannavuri  ve dondurma satın almaları ve  sinemalara gidilmesiydi. Ayni yolun üzerinde (Suriçi’nin hemen dışında) Halk Sineması, İstanbul Sineması, Kristal Sineması, sonrasında  Çağlayan Parkı dediğimiz yerde ise panayırlar yapılırdı. O zamanlar Çağlayan ve Suriçi’nin  hemen dışı (60’lı 70’li yıllar) şimdilerin Dereboyu dediğimiz yeriydi diye anlatıyor bize Sadiye Hanım..

Onun anlatımıyla o yıllarda Türk ve Rumlar (1940-1970) birlikte yaşamlarını sürdürürken  Suriçi’nde ve hemen çevresinde çeşitliliği olan renkli bir yaşam şekli mevcuttu. Arasta ve çarşıda dükkan sahipleri genelde Ermeniler’di.  Kuyumcuların hepsi İstanbul’dan atılan Ermeniler’indi. Ermeniler’in gerçek sanatseverler olduklarını söylüyor Sadiye hanım.. Kumaşlar ve kuyumcular Ermeniler’in elinde iken Türkler arastada kazanlar, leğenler ve ipler satıyorlardı. Ayni dükkandan birden fazla açılamazdı (bu İngiliz yasaları ile belirtilmişti). Sıcak yaz aylarında 13.00 ile 16:00 saatleri arasında tüm dükkanlar kapatılırdı. Dükkanların önüne konan bir hasır sandalye, dükkan sahibinin içerde olmadığını ifade eder; bu şekilde dükkana kimse girmezdi. O dönemlerde kumaşlar ve porselen tabakların satışı çok rağbet görmekteydi.

 

Sadiye Destur için 1972’de başlayan Kıbrıs kültürel giysilerine olan ilgisi yurtdışına, liselere, belediyelere, olan taleplere göre yıllarca sürecek olan terziliğinde dikiş yaptığını anlatıyor. Türkiye’ye gidiş gelişlerin başlaması ve paylaşımların artmasıyla geleneksel kıyafetlerde (Türkiye’nin çok geniş ve zengin olan kültürel yapısının etkisiyle) renklerin ve desenlerin de değişmeye çeşitlenmeye başladığını dile getiriyor.

Yaşanmışlıkları ile artan merakının sayesinde 1999 yılında (60 yaşında)   Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde 2 yıl sürecek olan araştırma kursuna gider ve kültürel değerler nasıl araştırılmalı, nasıl iddia edilip ispatlanmalı, orada öğreniyor. Ve ilkokul mezunu olarak orada bir bildiri yayınlama hakkı da kazanıyor. Burada öğrenmiş olduğu yöntemlerle Kıbrıs kültürel yerel kıyafetlerini araştırmaya başlıyor ve hatırı sayılır çalışmalar yapıyor. O bu sohbet esnasında bizlere ‘’Ben konuştuğum zaman benim tuğlamı kaldıracak adamın ben anlını karışlarım.’’  diye aktarmadan geçmezken; bunu devlet adamlarına da dile getirdiğini ifade ediyor.

 

Medeniyeti büyük, coğrafyası küçük Bir ülkemiz olduğunu şu hikaye ile çok güzel anlatıyor.  Yıllarca Kıbrıs geleneksel kıyafetlerini dikerken; yeleklerde işlediği bir motifin (kendisi belli bir zaman araştırdıktan sonra bulmuş)  1927’ lerde işlenmiş bir dantelin,  1940’ larda giyilen bir yelek üzerinde sırma işlemeli şekilde karşılaşarak; motifin ayni motif olduğunu fark etmiş. Bir gün Suriçi’nde Müze Dostları’na yemeğe gittiğinde Selimiye Cami’nin (Ayasofya Katetrali) üzerinde ayni motifin olduğunu gördüğünde; Lüzinyanlar döneminden geldiğini anlaşılmış.

 

Araştırmalarını yaparken en büyük meziyetinin para konusunda imkanları sınırlı olsa da adada dost ve insan zengini olduğunu, çevresindeki herkesin kültürel giysiler konusunda ellerinde ne varsa ve ne bulmuşlarsa ona getirdiklerini  ( çeşitli zamanlara ait giysi ve fotoğraflar) bu sayede çok değerli bilgilere ulaşabildiğini aktarıyor bizlere.

 

Kıbrıs Halk Kıyafetleri hakkında; 2 seminer, Londra Hackney Empire’de 1 konferans, birçok okulda yaşantımızdan esintiler alarak sunumlar, Fransa’da geleneksel kıyafetler ile ilgili dünya birinciliği, CIOF Başkan’ının verdiği en somut değerler ödülü, sayısız gösteri ve Derviş paşa Konağı’nda 1 sergisi bulunmaktadır.

 

Birgül G. Beyatlı
Birgül G. BeyatlıAyşe UfukAyşe Ufuk

 

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı